Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)

In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten

--------------------

Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.

Lektion lernen

  • mevlâ Efendi, sahip, mâlik. Yardımcı, koruyucu, destekçi. Allah. Velî, velayeti olan, karışmaya hakkı olan. Köle azad eden kimse. Azad edilen köle. şanlı, şerefli (adam). Mürebbi, terbiye eden.   Takdir-i Hüdâ kuvve-i bâzû ile dönmez,Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez! 
  • inşirah f. Rahlanmak, mesrur olmak.         ve atalete düşürüldüğü o karanlık günlerde—kalblere inşirah ve sürur vermiş ve iman hizmeti için faaliyet aşkını yerleştirmiştir.
  • Eman Korkusuzluk. Af ve yardım dileme. Eminlik. (Bak: Aman)          Maatteessüf, Risale-i Nur’un, imansız ve emansız cinnî ve insî düşmanları onun çelik gibi metin kal’alarına ve elmas kılınç gibi kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden çok gizli desiseler ve hafî vasıtalarla,
  • aktab (a.i. kutb'un ç.) Kutublar; belli bir yer veya memleketteki evliyanın başı olan en büyük veli. Tarikat kurucuları. Sahipler, efendiler, azizler.      
  • BEŞÂRET-İ KUR`ÂNİYE Kur`ân`ın müjdelemesi.         bu iki âyette işaret ve beşaret-i Kur’âniyede ifade eder ki, “Risale-i Nur dairesine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyorlar ve imanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler” diye müjde veriyor.
  • sakam-ı kalbî Kalbe ait hastalık, kalbî illet.         belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir. 
  • adese (a.i. ç. adesât.) Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı. Mercimek tanesi. mec. Bakış açısı.     dehşetli bir zamanda çok ehl-i imanın imanlarını takviye edip kurtarmasını hissedip o adese ile Hürriyet inkılâbındaki siyaset dairelerine bakmış. 
  • Müdekkik (Konuşurken ekseriyetle müdakkik denir.) Dikkatle araştıran. İnceden inceye tetkik eden. En ufak gizli şeyleri bilmeğe, görmeğe çalışan.         Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti.
  • emvâl-i dünyeviye Dünya malları.           İnşaallah, emval-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden, 
  • Mücerreb Tecrübe olunmuş. Sınanmış. Denemesi yapılmış. Ahvâl ve tavırları tecrübe edilmiş. Makbul.       Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın belâ ve vebasından ve zulüm ve zulümatından en mücerreb bir kurtarıcı, 
  • muahede Karşılıklı yeminleşme, anlaşma. Devletler arasında andlaşma.       aynı vakitte, eski Harb-i Umumîde İslâmiyet düşmanları galebe çalmakla, muahede şartını, dünyayı dine tercih rejiminin mebdeine tevafuk ediyor. 
  • LEFFEN Ekli, bitişik. Dürülmüş, sarılmış olarak, sararak, zarflayarak, içine yerleştirerek, zarf veya mektup içine koyarak.        "Başka kitaplar, hiçbir cihette Kur’ân’a yetişemez. Hakîki söz odur, onu dinlemeliyiz" diye katî karar vermesi; ve Nurların da her tarafta fütûhâtı ve ileri gitmesi, büyük bir fa’i-i hayırdır ki, ecnebîde çok Bismarck ve Mister Carlyle’lar çıkacaklar ve emâreleri de var diye Nurculara bir bayram hediyesi olarak takdim ediyoruz ve Bismarck’ın fıkrasını leffen gönderiyoruz. 
  • leyâl-i aşr On geceler; arabi aylardan, zilhiccenin ilk on gecesi.           Umum kardeşlerimize birer birer selam ve dua ederiz ve dualarını Kur’an’ın medh ü senasına mazhar olan bu leyâli-i aşir olan on gecelerde rica ediyoruz.
  • cihanpesendâne Cihana meydan okurcasına.         Isparta kahramanlarının gösterdiği harikalar ve cihan-pesendâne hidemât-ı Nuriyenin esası, harika sadakatleri ve fevkalâde metanetleridir. 
  • tekdîr (ç. tekdîrât.) (a.i. keder'den.) Bulandırma. Keder verme, kederlendirme, üzme. Azarlama, azar, uyarma, çıkışma, îkaz. Öğrenciye verilen ve siciline geçen ceza.     Müfettişinden şiddetli bir tekdir yedi ve azledildi.
  • mefâsid (a.i. mefsedet'in ç.) Fesadlıklar, bozgunculuklar, münafıklıklar.         serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz Öyleyse onlara kıyas edilmez. 
  • menhî (a.i. ç. menâhi.) şer'an yapılması yasak olan, nehyedilmiş, haram olan şey, haram olmuş.           Takvâ, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır.
  • Fîhi Nazar(un) . Şüphe edilen bir mes'ele hakkında söylenir. "Ona bir bakmak, tetkik etmek lâzımdır" demektir         Ve o risalede, biz demiyoruz ki, “âyetin mânâ-yı sarîhi budur;” tâ hocalar “Fihi nazarun” desin. 
  • riyazi Hesap ve hendeseye dair. Matematiğe dair.         eskiden beri ulema mabeyninde câri bir düstur-u cifrî ve riyazi ile karineler, 
  • Tenfir (Nefret. den) Ürkütme, korkutma. Nefret ettirme. Mekruh ve müstehcen isim takma. Galibiyetle hükmetme. (Nefir. den) Asker toplama.   müteaddit cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir bîçare o mesleklerden daha ileri, 
  • galîz(e) Çirkin. Terbiye dışı. Yoğun. Kaba. Kokmuş madde. Şeffaf olmayan, kalın, sık, kesif.     Bugünlerde sabah namazı tesbihatında İstanbul’daki ihtiyarın garazkârane ve şahsıma karşı galiz gıybeti üzerine, Eski Said damarıyla nefs-i emmarem heyecana geldi.
  • Hırz-ı Can Bağrına basıp canı gibi korumak. Canı koruyan. Canını teslim ederek sığınmak.         Telifatınızın ikmaline hırz-ı can ile dua etmekteyim. 
  • Ulema-üs Sû' Kötü âlimler. Dünya için âhiretini unutan âlimler. Dünyayı dine tercih eden âlimler. Menfaat için hakikatı örten âlimler.       Bazı ulemâüssû’un tenkidine uğradığına müteessir olma. 
  • Müftiy-ül Enam Şeyh-ül İslâmın bir ismi. Herkesin müftüsü.       İstanbul ulemasının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman müftiü’l-enam olan eski fetvâ emini,         
  • tehevvür (a.i. hevr'den. ç. tehevvürât.) Korkusuzlukla düşünmeden hareket etme, sonunu düşünmeden birden bire karar verme. Maddî olsun mânevî olsun hiç bir şeyden korkmama. Öfkelenme, köpürme, kızma, aşırı hiddet.     Risale-i Nur şakirtleri, bu mezkûr dört esasa binaen, muarızları hiddet ve tehevvürle ve mukabele-i bilmisille karşılamamalı. 
  • GAVS-ÜL A'ZAM: Abdülkadir-i Geylanî (K.S.) Hazretlerinin nâmı. En büyük Gavs. Evliyâullahın büyüğü. Gavs-i Ekber de denir.     Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, “Ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır.
  • GAVSİYYET Evliyaullahın başı olmak. Velâyet mertebelerinden yüksek bir makam sahibi olmak. (Bak: Aktab)          Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, “Ferdiyet” dahi bulunduğundan, 
  • hubb-u cah Makam ve mansıb sevgisi.Şöhret düşkünlüğü, makam sevgisi. Rütbe hırsı. (İnsanda, ekseriyet itibariyle hubb-u câh denilen hırs-ı şöhret ve hodfüruşluk ve şan ü şeref denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmağa, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz'î küllî arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevkeder. Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl-i dünya içinde gayet dağdağalıdır; çok ahlak-ı seyyienin de menşeidir; ve insanların da en zaif damarıdır. Yâni: Bir insanı yakalamak ve kendine çekmek, onun o hissini okşamakla kendine bağlar; hem onun ile onu mağlub eder. M.)   Malûm itiraz hâdisesi ima ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofi-meşrepler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u cah vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, 
  • i'tidâl-i dem Soğukkanlı davranış. Heyecanlanmadan, acele etmeden, düşüne düşüne ve tedbirli hareket.       Böyle hadiselerin vukuunda, bizlere, itidâl-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir. 
  • sofî-meşreb Tasavvuf ehli, riyazet ve nefisle mücâhede ile hakikate ermeye çalışan. tasavvuf ve tarikat tarzını esas alan       Malûm itiraz hâdisesi ima ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofi-meşrepler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u cah vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, 
  • refik (a.i. rıfk'tan ç. rüfekâ.) Arkadaş, yoldaş, yol arkadaşı. Yardak, yamak, muavin, yardımcı. Koca, eş. s. uslu, iz'anlı. Ortak. Mesleğe yeni giren kimsenin rehber olarak tanıdığı kişi.      
  • 1-İhtikar 2-İhtikâr 1-Hor ve hakir görmek.    Hakarete katlanmak. 2-Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak.    Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış                  kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan                kimseye muhtekir denir.    Vurgunculuk, bozgunculuk. (Bak: Muhtekir)   açlık ve kahtın sebebi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasâret ve zayiatın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir.
  • mefhûm-ı muhâlif Bir sözde bizzat kastedilen mânanın tersinden anlaşılan, zıt anlam.       makam-ı cifrîsi bin üç yüz elli sekiz ve dokuz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle o hasâretlerden, bâhusus mânevî hasâretlerden kurtulmanın çare-i yegânesi iman ve a’mâl-i saliha olduğu gibi ve mefhum-u muhalifiyle, 
  • letâif-i insâniye İnsanın manevi duyguları.         Akıldan başka çok letâif-i insaniyenin de kuvvet ve nurlarıdır. 
  • el-hannâs Şeytan.         melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve elhannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve taraftarlıkla zulmüne rıza gösterip cinayetine mânen şerik eylemesin. 
  • terceme-i hâl Hal ve hayatını anlatma. Biyografi.       Üstadımızın tercüme-i halini merak edenlere deriz ki: 
  • Kuddise Sırruhu "Sırrı ve hakikatı muazzez ve müşerref olsun" meâlinde bir hürmet ifadesidir. (S- Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvafık mıdır? Elcevap: Evet, denilir. Çünkü Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, sahabeye mahsus bir şiar değil, belki sahabe gibi Veraset-i Nübüvvet denilen Velâyet-i Kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylâni, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemada Sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiin ve Tebe-i Tâbiine, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.)   Radıyallahu Anh Celcelûtiye ve Ercûze’sinde kerametkâr delâlâtiyle, Gavs-ı Âzam (kuddise sırruhu), 
  • tahdîs-i ni'met İlâhî nimeti şükrederek anlatma, Cenâb-ı Hakka karşı şükrünü edâ etme ve teşekkür etme maksadıyla nâil olduğu nimeti anma, onunla sevincini ve şükrünü bildirme, verilen nimeti izhar etme.       İsm-i Nur ve İsm-i Hakime mazhariyetle, Kur’ân-ı Hakim’in hazinesinden nail olduğu hakaik ve maârifi, tahdis-i nimet maksadıyla beşere ilân eden bu allâme-i zîfünun Bediüzzaman Hazretleri, 
  • dâiye (a.i. ç devâî.) İnsanı bir şeye candan bağlanmağa sürükleyen iç duygusu, arzu, hırs. Dava. Bahane. Sebep.      Tefevvuk ve temeyyüz dâiyelerinden, şöhret sevdalarından ziyadesiyle sakınırlar. 
  • Emr-i Maaş Geçinme işi ve hususu. Hayat ihtiyaçları.         Dünya kendilerine teveccüh etmişse de, ondan yüz çevirmiş olan Üstadımız, emr-i maaşta Cenâb-ı Hakkın inayetiyle, iffet ve nezahetini daima muhafaza eder;
  • Gına Zenginlik. Yeterlik. Tok gözlülük. Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak. Bıkma, usanç. Şarkı söylemek. Teganni etmek.     Gına-yı kalbi, tevekkül ve kanaatı harikulâde, maişet ve kıyafeti, pek sade ve mekârim-i ahlâkı, pek fevkalâde, dünyaya zerre kadar meyil ve muhabbet etmez…
  • Taazzum (Azm. dan) Kibirlenmek. Büyüklük taslamak. Kemikleşmek.         Hem Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan asla hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzade olmalarını emreder.
  • TEFÂHUR İftihar, övünme.         Mütekellif olanlar, bazan hodbinane bir tezahür ve tefâhur tavrı ve muvakkat soğuk bir riyakâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. Halbuki bunların ikisi de ihlâsı zedeler. 
  • hadd-i ma'ruf Şeriatça bilinen, makbul olan had. Emredilen, müsaade edilen hudud.       Tekellüf, şer’an ve hikmeten fenadır, çünkü tekellüf sevdası, insanı, hadd-i mârufu tecavüze sevk eder. 
  • mekârim-i ahlâk Ahlâkın güzel ve üstün olması. Hz. Muhammed'in (a.s.m) ahlâkı ve onun sünnet-i seniyyesine imtisal edenlerin ahlâkı.       pek sade ve mekârim-i ahlâkı, pek fevkalâde, dünyaya zerre kadar meyil ve muhabbet etmez… 
  • Mütekellif Zahmetli iş tutan, külfetli işe girişen.       Mütekellif olanlar, bazan hodbinane bir tezahür ve tefâhur tavrı ve muvakkat soğuk bir riyakâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. 
  • sekîne, sekînet (a.i. ç. sekâin.) Sakin olma, sükûnet, sâkinlik, dinlenme. Gönül rahatlığı, kafa dinçliği; huzur. İsrâiloğullarına ihsan olunan bir mûcize.       Şimdiye kadar bütün hayatında şayan-ı hayret bir ulûvv-i himmet ve sekinet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış. 
  • beşâşet Güler yüzlülük. Tazelik.       Mübarek yüzlerinde, mehâbet ve beşâşetle karışık bir nur-u vakar lemean eder.          
  • nâ-seza f. Münasib olmayan, lâyık olmayan. Yakışmaz      Hem o kadar hüsn-ü zanna mâlikdir ki, hattâ kendisi hakkında bir nâseza söz tebliğ edene, “Hâşâ! 
  • Rıfk (Zıddı: unf) Yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık, nezaket.       Herkese, hele ihtiyarlara ve çocuklara ve fukaralara, rıfk ve mülâyemetle uhuvvetkârane bir muamele-i hâlisanede bulunurlar.