Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)
In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten
--------------------
Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.
- YÜTM Yetimlik, kimsesizlik. (Bu kelime esasen infirad mânasına gelir) Bir çocuğun pederi vefat etmekle pedersiz kalması ki: Bu, yalnız insanlara mahsustur. Hayvanatta ise vâlidesiz kalmaya denir. Yetim de denir. (L.R.) Ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra’şetten, hem kalâk ve vahşetten, hem yütm ve hem yeisten mürekkep vicdan-sûz.
- kutb-u iman Îmânın bir rüknü, esası. İkinci kutb-u iman ki tasdik-i haşirdir. Saadet-i ebedî o sadefin cevheri. İman burhanı Kur’ân. Vicdan, insanî bir râz.
- râz Gizli sır, saklı şey. Mimar. Marangozların işini tanzim eden. İkinci kutb-u iman ki tasdik-i haşirdir. Saadet-i ebedî o sadefin cevheri. İman burhanı Kur’ân. Vicdan, insanî bir râz.
- teşyi' Uğurlamak. Gideni selâmetlemek. Yolcu etmek. Cesaretlendirmek. Ticaret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyi ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız, işitiyoruz âvâz.
- şehnaz f. Çok güzel olan. Meşhur bir dünya güzelinin ismi. Eski Osmanlı müziğinde meşhur bir makam ismi. Güya şu güneş bizlerle konuşuyor. Der: “Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız. Ehlen sehlen merhaba, hoş teşrif ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdar‑ı şehnaz.
- şehd Bal. Gömeç balı, asel. Hem ünsiyet, teselli, tahabbübü veriyor. O da alır getirir, şehd-i şehadet yapar. Balda bir bal akıtır o esrarengiz şehbaz.
- şehd-i şehâdet Bilmenin ve idrak etmenin dünyadaki lezzeti. İmanın, şehadetin verdiği saadet, tatlılık ve huzur. Şehadet balı. Hem ünsiyet, teselli, tahabbübü veriyor. O da alır getirir, şehd-i şehadet yapar. Balda bir bal akıtır o esrarengiz şehbaz.
- ehlen ve sehlen Hoş geldiniz, safâ geldiniz. #Hoşgeldiniz#, #buyursunlar# mânâsında. Güya şu güneş bizlerle konuşuyor. Der: “Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız. Ehlen sehlen merhaba, hoş teşrif ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdar‑ı şehnaz.
- musahhar-ı pür-nûr Nurlu, nur saçan hizmetkâr, itaatkar. “O Zât-ı Ehad-i Samed ki mahz-ı rahmetiyle hizmetinize beni musahhar-ı pürnur etmiş. Benden hararet, ziya; sizden namaz ve niyaz.”
- mâye-i ibret İbret aynası, ibret levhası. Harekât-ı ecrâma, ya nücum ya şümusa nazarımız kondukça, ellerine verirler Hâlıkın hikmetini, hem mâye-i ibreti, hem cilve-i rahmeti alır, ediyor pervaz.
- NEVÂZ -nevaz Tatlı. Gönül okşayan. Okşayıcı, okşayan. (Dil-nevâz: Gönül okşayan. Ruh-nevâz: Ruhuokşayıcı.) Evvelki yolumuzda bir matem-i umumî, hem vâveylâ-yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda birer nevaz ü namaz, birer âvâz ü niyaz, birer tesbiha âğâz.
- terennüm (a.i. ç. terennümât.) Güzel güzel anlatma. Yavaş ve güzel sesle şarkı söyleme. Ötmek. Musikîleşmek. şakımak. şarkı, türkü, beste. Terennümât-ı hava, naarât-ı ra’diye, nağamât-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâtı birer tesbih-i rahmet, hakikate bir mecaz.
- 1--ber 2-ber 3-ber' 1-Alan, götüren, getiren. (Dil-ber: Gönül alan. Peyâm-ber (peygamber): Haber getiren.) 2-Göğüs, sine. Meyva, yemiş. Meme. Kucak. Yaprak. Evin kapısı. En, genişlik. 3-Yaratma, halketme. Hastanın iyileşmesi.
- gamgama Haykırma. Muharebe edenlerin bağırtısı. Kalb dinlendiğinde işitilen ses. Sözü, belirsiz söylemek. Kalbin bulunduğu yer. Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra’dlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidar nevaz.
- SAADET-İ ÂCİLE Âcil, hemen tadılan saadet. Bir saadet-i âcile, vicdanda münderiçtir. Bir firdevs-i mânevî, kalbinde mündemiçtir. Düşünmekse deşmektir, şuur ise şiar-ı râz.
- şehbâz ü şehnâz Kahramanlık ve güzellik Vicdanda firdevslerin kapıları açılır. Dünya olur bir cennet. İçinde ruhlarımız eder pervâz ü perdâz, olur şehbâz ü şehnâz, yelpez namaz ü niyaz.
-
- şita Kış. Senenin soğuk mevsimi. Şimdi ne kadar kalb ikaz edilirse, vicdan tahrik edilse, ruha ihsas verilse, lezzet ziyade olur. Hem de döner ateşi nur, şitâsı yaz.
- PERVÂZ Ü PERDÂZ Dengeli uçuş, düzenli yükseliş. İki kanatla uçmak. kanat çırparak uçan Vicdanda firdevslerin kapıları açılır. Dünya olur bir cennet. İçinde ruhlarımız eder pervâz ü perdâz, olur şehbâz ü şehnâz, yelpez namaz ü niyaz.
- şiar-ı râz. Sırları gizleyen perde, işaret. Bir saadet-i âcile, vicdanda münderiçtir. Bir firdevs-i mânevî, kalbinde mündemiçtir. Düşünmekse deşmektir, şuur ise şiar-ı râz.
- Hürmet Saygı. Riâyet. İhtiram. Haysiyet. Şeref. Haram olma. Haramlık. Irz, nâmus gibi başkasına helâl olmayan husus. Der üçüncüsünde: “Mezâhim-i hazıra nasıl tedavi eder?” Derim: Hurmet-i ribâ, hem vücub-u zekâtla. Buna dair şahidim 3 يَمْحَقُ اللهُ الرِّبوٰا da. وَاَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَوا 4 وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتوُا الزَّكٰوةَ 5
- şematet Kuru gürültü. şamata. başkasının kötü duruma düşmesine sevinme Altı yüz kelime istedi. Şemâtetine karşı yüzüne “Tuh!” demek desisesine karşı küsmekle sükût etmek, inkârına karşı da
- Müskit Susturan, söyliyecek söz bırakmayan, susmağa mecbur eden. Tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. onu muhatap etmem. Bir hakperest adama böyle cevabımız var. O dedi birincide:
- erkân-ı hamse-i İslâmiye İslâm'ın beş esası, temeli; Namaz, Oruç, Haç, Zekat ve Kelime-i şehâdet getirmek. “Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) dini nedir?” Dedim: İşte Kur’ân’dır. Erkân-ı sitte-i iman, erkân-ı hamse-i İslâm esas maksad-ı Kur’ân. Der ikincisinde:
- erkân-ı sitte-i imaniye İmanın altı esası. 1– Allah’a, 2– Allah’ın Meleklerine, 3– Allah’ın Kitaplarına, 4– Allah’ın Peygamberlerine, 5– Ahiret Gününe, 6– Kadere; İster iyi, ister kötü olsun, evrendeki her şeyin ve her olayın Allah’ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla meydana geldiğine, İnanmaktır. “Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) dini nedir?” Dedim: İşte Kur’ân’dır. Erkân-ı sitte-i iman, erkân-ı hamse-i İslâm esas maksad-ı Kur’ân. Der ikincisinde:
- ihtilâl Bozulma, bozukluk, karışıklıklık, keşmekeş, intizamsızlık. Fesat, fitne. İsyan, ayaklanma, baş kaldırma. Mevcut idareyi veya rejimi zor kullanarak değiştirme. Der dördüncüsünde: “İhtilâl-i beşere ne nazarla bakıyor?” Derim: Sa’y asıl, esastır. Servet-i insaniye zalimlerde toplanmaz; saklanmaz ellerinde.
- istifhâm (a.i. fehm'den. ç. istifhâmât.) Zihni işgal eden soru. Soru sorup anlama, sorup anlama. Anlamak için sorma. ed. Soru sorma sanatı, söze kuvvet vermek için başvurulan soru şeklinde ifâde. İstifhamın müsavatı tazammun etmesidir. Zira istifham eden adamın bilgisine göre vücut ile adem mütesavidir. Maahaza bu gibi istifhamlara verilen cevaplar, alelekser şu müsavat-ı zımniye ile verilir. RNK-İşârâtü'l-İ'câz/104 RNK-İşârâtü'l-İ'câz/103
- Teşrin-i Sâni Kasım ayı. Teşrin-i Sâni 1950’de Ankara Üniversitesinde profesör ve meb’uslarımız ve Pakistanlı misafirlerimiz ve muhtelif fakülte talebelerinin huzurunda,
- Mübrem Kaçınılmaz olan. Vazgeçilmez olan. Acele yapılması lüzumlu bulunan. Elzem. Herşeyden ziyade imânın esasatıyla meşgul olmak kat’î bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç, hattâ mecburiyet haline gelmiştir.
- inzâl (a.i. nüzûl'den.) İndirme, indirilme. Allah'ın emirlerinin Peygamberlere indirilmesi. Uykuda düş azması, meni boşalması. Ve o asırda inzal edilmiş gibi, her asrın ihtiyacını karşılayan bir vechesi olmasıdır.
- pozitivizm fel. Gerçeğin deney ve gözlemle elde edilebileceği görüşünü savunan felsefî doktrin, isbatiye, isbatçılık, olguculuk. Yani, pozitivizmi (ispatiyecilik) bir esas ittihaz etmiş olması...
- tedrîs ç. tedrîsât. (a.i. ders'ten.) Okutma, öğretme, ders verme. Müfessirin Kur’ân ve imân hakikatlarını, cerh edilmez delil ve hüccetlerle ispat ederek tedris etmesi.
- istihkâr Hakir görme, hor görme, hakaret etme küçümseme, kıymet vermeme. "Küfrü olan adam, hakikati bilmez, tereddüde düşer, inkara girer, istifham şeklinde istihkar eder, hakir görür."
-
- Müstefid (C.: Müstefidân) İstifade eden, fayda gören, faydalanan. Risâleleri okuyup müstefid olanlardan, Üstadı görmeye gelenler pekçoktu.
- Sünuhat (Sünuh. C.) Kalbe gelen mânalar, doğuşlar. Bediüzzaman’ın eserleri sünuhat-ı kalbiye olup, cumhur-u ulemânın tasdik ve takdirine mazhardır. (Bak: Sâniha)
- şiddet-i ihâta Anlama, kavrama gücü. Zaman-ı istikbâle ait şiddet-i ihâtasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak fikrinde idi.
- vehbî Doğuştan, çalışmakla kazanılmayıp Allah'ın (c.c.) lütfu ile olan. Allah vergisi, fıtrî. Ümmi bir adam, bir fennin ulemasıyla münakaşaya girişerek, beyne’l-ulema ittifaklı olan meseleleri tasdik ve ihtilaflı olanları da tashih ederse, o adamın bu harika olan hali, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbi olduğuna delalet etmez mi?
- 1-Akîm 2-AKİM (C.: Akâm-Ukum) 1-Neticesiz, sonu yok. Beyhude. Yağmur getirmeyen rüzgar. Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek). 2-İçinde giyecek olan büyük çuval.
- 1-Şehamet 2-Şehamet 1-Akıl ve zekâ ile beraber olan yiğitlik. Kahramanlık. Cür'et. Bahadırlık. Tez anlayışlı olmak. 2-Yağlılık, semizlik, besililik. Şehâmet-i imâniye. Yani tezellül etmemek, biçarelere tahakküm ve tekebbür etmemek.
- Bedr Muharebesi Bedir, Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer olup; Hz. Peygamber Efendimizin hicretinin ikinci senesi orada Kureyşîlere karşı kazandıkları muzafferiyetle meşhurdur. Bedir, bir ovanın kenarında olup Mescid-ül Gamame isminde bir câmi ve Bedir muharebesinde şehid olan sahabelerden 13 zâtın türbeleri mevcuttur. Bedir harbi, Ramazanda Cuma günü vuku bulup Peygamber Efendimizin (A.S.M.) maiyetinde 320 kişi vardı. Bunların sekseni muhacirînden, gerisi ensardandı. Kureyş kervanı ile Şam'dan dönen Ebû Süfyan'ın önüne çıkılmış iken, Ebû Süfyan haber alarak Mekke'den yardım istemiş, Ebû Cehil'in maiyetinde Mekke'den gelenlerle beraber Kureyşliler 1000 kişi kadar olmuşlardı.
- 1-muhlis (a.s. hulûs'dan.) 2-muhlis 1-İhlâslı, samimî, dostluğu halis, her hali içten ve gönülden olan. Özü doğru. 2-Saç ve sakalına kır düşmüş olan kimse. Muhlis bir Nur Talebesi, hapishâneden çıkarıldığı vakit,
- Sokrat (Socrates) Eski bir Yunan Feylesofu. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. "Dünyada yalnız bir şey öğrenebildim, o da hiç bir şey bilmediğimdir." sözü meşhurdur. Devrinin inanışına zıd fikirlerinden dolayı mahkemece kendisine idam kararı verilmiş, baldıran otunun zehirini içirmek suretiyle idam edilmiş. Sonra Eflâtun, Sokrat'ın fikirlerini müdafaa etmiştir.Sokrat, günümüzden yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce yaşamış olmasına rağmen, günümüze kadar fikirleri ve düşünceleri ulaşmış filozofların ileri gelenlerinden birisidir. Sokrat, M. Ö. 470(Bazı kaynaklar da 469, 468 tarihlerini gösterirler) yılında doğdu. Hayatı boyunca sadece üç kez Atina'dan ayrıldı. Her sınıftan insanla rahatça dost olur, her konuyu açık bir şekilde tartışırdı. Devletin yanlış politikalarını eleştirmekten çekinmezdi. Her zaman açık yüreklilikle bilgisinin yetersizliğini ifade ederdi. Yazılı eser bırakmadı ancak, başta Eflatun (Platon) olmak üzere talebeleri tarafından fikirleri kayda geçirilerek günümüze kadar ulaşmasını sağladılar. Dolayısıyla bilinen ve tanınan Sokrat, Eflatun'un yazdığı ve bildirdiği Sokrat'tır. Kendisi yazı yazmaktan çok konuşmayı seven ve yazmayı pek sevmeyen bir kişiliğe sahipti. Sokrat önceleri tabiatla, canlıların çoğalma ve ölümleriyle ilgilendi. Bununla beraber matematikle de ilgilendi. Bu arada insanların inançlarıyla ilgilenip bunları sorgulamaya başladı. Yanlış olarak gördüğü şeyleri eleştirdi. Bilahare bu davranışı idam edilişine kadar sürüp gidecek bir serüveni de başlatmış oldu. Bilim ve bilgi konusunda insanların eksik taraflarını göstermeye ve sahip olduklarını zannettikleri bilgilerin yetersizliği ve eksikliğini göstermeye çalıştı. Yazma yerine konuşmayı tercih eden Sokrat, bu işi yalnız değil de insanlarla birlikte ve onları düşünmeye yönlendirerek yapmaya çalıştı. Karşısındakine sorular sormak suretiyle konuşturmaya çalıştı. İnsanın kendisini tanıması üzerinde kafa yordu. Bilginin amacının pratik bir yaşama sanatı olduğuna ve ahiret hayatının varlığına inandı. Sokrat, insanları farklı inançlara yöneltmek, geleneklere karşı gelip sarsmak, gençliği yoldan saptırmak şeklindeki ithamlarla yargılanarak idama mahkum edildi (M.Ö. 400 veya 399).
- salâhat Dindarlıkta çok ileri olma hâli, günahsız ve temiz oluş. Bu millete menfaatiniz nedir? Birinci taife olan ehl-i takvâ ve salâhatin nurunu söndürüyorsunuz.
- İbn-i Rüşd Meşhur İslâm bilginlerinden İbni Rüşd (1126-1198), mütefekkir, doktor, astronom ve matematikçidir. Aristo yorumlayıcısı olmakla meşhur olan İbni Rüşd'ün eserleri yüzyıllarca Avrupa'da okutulmuştur. Avrupalılarca Averroes olarak bilinen İbni Rüşd'ün fikirleri İbni Rüşdçülük (averroisme) diye tanınan felsefi ceryanlarda asırlarca devam etmiştir. 1126'da Endülüs'ün Kurtuba şehrinde doğan ve asıl adı Ebu Velid Muhammed bin Ahmed bin Muhammed olan İbni Rüşd, ilk öğrenimini Kurtuba'da yaptı. Kelam, fıkıh, edebiyat ve tıp öğrendi. şiirle de ilgilenen İbni Rüşd Sevil (Sevilla) kadılığı yaptı. Daha sonraları Farabi, Gazali ve İbni Sina'nın eserlerini okuyan İbni Rüşd, çağdaşı olan İbni Zuhur ve İbni Tufeyl'in yakın dostu oldu. Aristo'nun eserlerini iyice tedkik eden İbni Rüşd Aristo'nun eserlerine şerhler yaptı ve Aristo ile Eflatun'un felsefesini uzlaştırmaya çalıştı. Eserleri: 1-Külliyat. 2- Tehâfetü't-Tehâfüt. 3-Kitabü Mâ Ba'be't-Tabia. 4-Faslü'l-Makal ve'l-Keşfan Menâhici'l-Edille.
- 1-fatîn, fatîne (fıtnat'dan.) 2-fâtin (fitne'den.) 1-Zeki, akıllı, uyanık, anlayışlı, kavrayışlı. 2-Fitne çıkaran, fitneci. Mısır’da fâzıl ulemâdan, merhum Abdülâziz Çâviş, Bediüzzaman’ın fatinü’l-asr olduğu ve müthiş bir fart-ı zekâya mâlik bulunduğu mevzuunda, Mısır matbuatında makale neşretmiştir.
- fetanet fatanet Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik. Müteyakkız oluş. Peygamberlerin sıfatlarından biridir. Bediüzzaman’ın Risâle-i Nur’u telif ettiği zamanlarda ve hizmet-i Kur’âniyede istihdam edildiği anlarda; zekâsı, fetâneti, aklı, mantığı, zihni, hayâli, hâfızası, teemmülü,
- tahmîl (ç. tahmîlât.) haml'den. Yüklemek. Taşıtmak. Bir kimse üzerine bir işi bırakmak. Gebe bırakma. Hakîm ise, akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmîl etmez.
- tecessüs (a.i. cess'den. ç. tecessüsât.) İç yüzünü araştırma, ayrıntısını öğrenme, araştırma merakı, araştırıcılık. Merak. Bir insanın bilinmesini istemediği bir kusurunu, ayıbını veya özel durumunu araştırıp öğrenme arzusu. Ve bütün şeytanların tecessüsleri tahrik edilmiş.
- mugâyir (gayr'dan.) Aykırı. Uymaz. Zıd. Başka türlü. Fakat zaten cemaati çok mahdut olan Nurlarla alâkadar zevâtın bu hakaikten mahrum edilmelerini ve bu kudsî eserin tamamen hapsedilmelerini lâyık görmüyor ve esasa mugayir buluyorum.
- Hunhar f. Kan içici. Zâlim. Kan akıtan. Öldüren, öldürücü. Hunhar din düşmanlarının, dünyevî satvet ve şevketleri, Bediüzzaman’ı kat’iyen atâlete düşürtememiştir.
- takyid (Kayd. dan) Kayıt ve şarta bağlanma. Şart koşma. Bağlama. Deftere yazmak. Harfe nokta ve hareke koyma Öyleyse, kâinat dairesindeki mânialar, kayıtlar Onun önüne geçemez, Onun icraatını takyid edemez.
-
