Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)

In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten

--------------------

Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.

Lektion lernen

  • Füc'eten Apansızın. Birdenbire. Ansızın. Hiç beklenmedik anda.       Füc’eten bir adam yanımda peydâ oldu. Dedi ki: Îcaz ile beyan et, icmal ile îcaz et bildiğin envâ-ı i’câz-ı Kur’ân’ı.  
  • menâhic-i hükemâ Hakîmlerin, ilm-i kelâm âlimlerinin meslekleri ve gittikleri mânevî yollar.     Mânâsında meşârib-i evliya, ezvâk-ı ârifîni, mezâhib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menâhic-i hükema,
  • Âlemü’l-guyub Esma-i Hüsnadandır. Bütün gaybları, geçmişi, geleceği, hazırda olmayanı, dünyadakileri, âhirettekileri ve her şeyi bilen Cenab-ı Hak. Gayb âlemleri. Görünmeyen âlemler.         Âlemü’l-guyub lisanı, şehadet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumuz ile beyanı, hedef nev-i insanî, i’câzın bir lem’a-i nuranî.              
  • terekküb (a.i. rükûb'dan. ç. terekkübât.) Mürekkeb olma, karışıp birleşme, birden fazla şeyin birleşmesinden oluşma. kim. Bileşim.           Yedi menâbi-i külliyeden tecellî, hem yedi anâsırdan terekküp eder.    
  • ifâza-i nûrânî Nuranî feyizlendirme, nuranî feyiz dağıtma ve akıtma.           Dördüncü unsur ise, her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakata, derece-i istidat, rütbe-i kabiliyet nisbetinde ediyor bir ifaza-i nuranî. 
  • Ittırad İntizamlı, uygun şekilde. Saat gibi intizamlı hareket. Sıra ile birbirini takib eden. Ritmik.       Makàsıd ve gayatta muvazenet, ıttırad, fıtrat desâtirine mutabakat, ittihad, tamam müraat etmiş, hıfz eylemiş mizanı.       
  • tavazzuh (a.i. vuzûh'tan.) Açıklanma, aydınlanma, açıklığa kavuşma, açık hale gelme. Ruşenlik ve ayânlık peyda etmek.           İhtiyarlandıkça zaman, Kur’ân da gençleşiyor. Rumuzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbabın perdesini de yırtar o hitab-ı Yezdânî.           
  • AHVÂL-İ ÂHİRÎN Sonrakilerin halleri. gelecekte yaşayacak olanların halleri           Naklederek beşeri onunla ikaz eder. Menkulâtı şunlardır: İhbar-ı evvelîni, ahvâl-i âhirîni, esrar-ı Cehennem ve Cinânı,  
  • envâr-ı sitte Altı nur.           Yedinci menba ise, şu altı menbadan çıkan envâr-ı sitte, birden eder imtizaç. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vasıta-i nuranî,  
  • matmah-ı cihân Bütün herkesin istediği ve herkesin gözünün üzerinde olduğu şey. Kâinatın beklediği ve çok arzuladığı şey.           Ki ne vâki reddeylemiş, ne mantık tekzip etmiş. Mantık kabul etmezse, red de bile edemez. Semâvî kitapların ki matmah-ı cihanî        
  • te'nis-i ezhan Zihinleri alıştırmak, anlayışı kolaylaştırmak.           Te’nis-i ezhan için akl-ı beşere karşı İlâhî tenezzülât. Tenzilin üslûbunda tenevvüü, mûnisliğidir mahbub-u ins ü cânı.
  • dânâ-i bîmüdanî Eşsiz âlim, zamanında bir benzeri olmayan âlim.           Muvazene edilse, değil dânâ-i bîmüdânî, hattâ en âmi adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî; şu ise âsümânî.      
  • ezhân (a.i. zihn'in ç.)  Zihinler, insanda akıl, fikir, zekâ, hâfıza, anlayış, kavrayış kudretleri. Müdrikler. Anlamayı meydana getiren duygular.        Öyle ise umumun fevkindedir. Mazmunları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş; kendine davet etmiş ervâhıyla ezhânı.   
  • 1-Makîs 2-Makis (Mâkise) 3-Makis 1-(Kıyas. dan)    Kıyas edilebilen. Benzetilebilen    Kıyaslama, karşılaştırma. 2-Durup dinlenen, duraklayıp eğlenen. 3-Öşür ve vergi toplayan kimse.     Sair kitaplara benzemez, onlara makîs olmaz. Zira yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzulü, müteferrik, mütekatı’, bir hikmet-i Rabbânî.  
  • Müneccem Parçalar, parça parça olan şey.         Sair kitaplara benzemez, onlara makîs olmaz. Zira yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzulü, müteferrik, mütekatı’, bir hikmet-i Rabbânî.            
  • Mütebaid Uzaklaşan. Bir birinden uzak bulunan.       Hâlât-ı telâkkisi mütenevvi, mütehalif. Aksâm-ı muhatabı müteaddit, mütebâid. Gayât-ı irşadında mütederriç, mütefavit. Şu esaslara müstenid binaî, hem beyanî,  
  • mütefarik mütefarık Ayrı ayrı. Bir birinden farklı olan.         Esbab-ı nüzulü muhtelif, mütebayin. Bir maddede es’ile mütekerrir, mütefavit. Hâdisât-ı ahkâmı müteaddit, mütegayir. Muhtelif, mütefarık nüzulünün ezmânı.                     
  • müteferrik (Fark. dan) Çeşitli. Kısım kısım. Başka başka. Dağınık.     Orduda toplu olmayıp müteferrik olduklarından, bizdeki ekseriyet ve kuvvet-i hissiyat, mazarrat-ı mütevehhimeye karşı set çeker. Sair kitaplara benzemez, onlara makîs olmaz. Zira yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzulü, müteferrik, mütekatı’, bir hikmet-i Rabbânî.      
  • mütehalif Birbirine muhalif olan. Birbirine uymayan. Birbirini tutmayan.       Hâlât-ı telâkkisi mütenevvi, mütehalif. Aksâm-ı muhatabı müteaddit, mütebâid. Gayât-ı irşadında mütederriç, mütefavit. Şu esaslara müstenid binaî, hem beyanî,                    
  • es'ile (a.i. suâl'in ç.)  Sorular, sorulan şeyler, sualler.             Bir maddede es’ile mütekerrir, mütefavit. Hâdisât-ı ahkâmı müteaddit, mütegayir. Muhtelif, mütefarık nüzulünün ezmânı.              
  • mütekatı', Ayrı ayrı, kesik kesik. Karşılıklı kesişen, birbirini kesen.         Sair kitaplara benzemez, onlara makîs olmaz. Zira yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzulü, müteferrik, mütekatı’, bir hikmet-i Rabbânî.                  
  • hamaset Yaradılıştan olan cesâret. Bahadırlık. Cesurluk. Kahramanlık. Yiğitlik. Savaşta gösterilen kahramanlık.     Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabanî edepse, hamâset noktasında hakperestliği etmez.      
  • sâîl-i misâlî Hayâl dâiresinde soru soran. rüyada soru soran kişi Varlığı kabul edilen, temsilî bir soru soran.      Ey sâil-i misalî! Sen ki îcaz istedin; ben de işaret ettim. Eğer tafsil istersen, haddimin haricinde. Sinek seyretmez âsümânı.                  
  • tibyan Açık anlatma, açıkça bildirme, açıkça ifade etme, açıklama. Meşhur bir Kur'ân tefsirinin adı.           Zira o kırk envâ-ı i’câzından yalnız bir tekini ki, cezalet-i nazmıdır, İşârâtü’l-İ’câz’da sıkışmadı tibyânı. 
  • fakdü'l ahbâb Ahbapsızlık, dostsuzluk, ahbabın bulunmayışı.     Avrupazâde edepse, fakdü’l-ahbaptan, sahipsizlikten neş’et eden gamlı bir hüznü veriyor; ulvî hüznü veremez.         
  • münevvim Uyutucu. Uyku ilâcı.           Yine ondan gelen, dalâletten neş’et eden ruhun ıztırâbâtına, o edepsizlenmiş edeb müsekkin, hem münevvim, hakikî faide vermez.                  
  • Alüfte f. Muhabbet ve sevgiden deli gibi. Alışık, nâmus perdesi yırtık, iffetsiz kadın. Fâhişe.         Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.          
  • istînâs (a.i. üns'den.)  Alışmak. Ünsiyetli olmak. Vahşiliğin gitmesi. Ürkekliğin kalkması.     Her köşede istînas, o cemiyet içinde mahzunu vaz’ ediyor bir hüzn-ü müştakane; bir hiss-i ulvî verir, gamlı bir hüznü vermez.
  • mülhem Kalbe doğmuş. Allahın, ilham ile kalbe bildirdiği.         Zira sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemâne aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdar. Âlemi bir vahşetzar tanır; başka çeşit göstermez.            
  • münbasit İnbisat eden, yayılan, genişleyen. Yaygın, münteşir, yayılmış, açık. Şen.         İkisi birer şevki de verir. O yabanî edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasıt. Ruha ferah veremez.
  • tahrîm 1-Haram kılma, yaklaşılmasını yasaklama, dinî açıdan yasak olduğunu              kararlaştırıp duyurma.    Dinen kutsal sayıp yaklaşmayı yasaklama.    Mahrum bırakma.    Kur'ân-ı Kerim'in 66. sûresi. Medine'de nâzil olmuştur. 12 âyettir. 2-Yarmak. Pâre pâre kesmek, parçalamak.     Bazı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verip; demek hüzn-ü Kur’ânî veya şevk-i tenzilî veren âlet zarar vermez.    
  • 1-hatar (a.i. ç. hatarât.) 2-hatar 1-Tehlike, uçurum, emniyetsizlik, korku. 2-Bir şeyin etrafını çevreleyen çember cinsinden şeyler.    Çadırın eteklerine bağlanan parça.         Bir âlem-i ziyadar. Fevkalâde eğer bir cesaretin var; gireriz de beraber bu yolu pür-hatarkâr.   
  • devr-i âlem Dünya seyahati, dünya gezisi, dünyayı gezme.             Evet bir kere buraya da gelmişim, üçünde ayrı ayrı gitmişim. Birinci yolu budur: Ekseri burdan gider. O da devr-i âlemdir, seyahate çeker bizi.           
  • CEBELÜ`L-KAMER Kamer Dağı. Güney Afrika`da; Nil`in çıkış yeri.         İşte şuradadır Cûdî-i İslâmiyet, o cebel-i selâmet. İşte Cebelü’l-Kamer olan Kur’ân-ı ezher; zülâl-i Nil akıyor o muhteşem menbadan. İç o âb-ı lezizi.      
  • ezher Pek beyaz ve parlak. Ay, kamer, Saf ve parlak olan. Cuma günü. Vahşi sığır.     İşte şuradadır Cûdî-i İslâmiyet, o cebel-i selâmet. İşte Cebelü’l-Kamer olan Kur’ân-ı ezher; zülâl-i Nil akıyor o muhteşem menbadan. İç o âb-ı lezizi.          
  • 1-bî 2-bi 1-Başına geldiği kelimelere olumsuzluk manası verir. 2- Başına eklendiği kelimeyi ismin "e" haline getirir. "İle, için" mânâlarını         vererek Farsçadaki "be" edatıyla aynı vazifeyi görür.     1-(Bî-haber: Habersiz gibi.) 2-(Bi-hakkın: Hakkıyla.) Tabiat-ı arzı deleriz, o tarafa geçeriz. Ya fıtrî bir tünelden titreyerek gideriz. Bir vakitte bu yolda seyrettim de geçtim bî-naz ve pür-niyazı. 
  • Abus Çatık çehreli. Asık yüzlü. Yüzü ekşi.         Bizi geçirecekler. Tabiatta şu müthiş cümudiyeleri de seni hiç korkutmasın. Zira bu abus çehresi altında merhametli sahibinin tebessümlü yüzü. 
  • tedellî (a.i. dell'den. ç. tedelliyât.) Tevazu gösterme. Nazlanma. Aşağıya inme. Eğilme.       Şu şecere-i tûbâ. Meğer o Kur’ân imiş. Dalları her tarafa uzanmış.Tedellî eden bu dala biz de asılmalıyız; oraya alsın bizi.    
  • şehbâz Yiğit, şanlı kahraman. Beyaz doğan kuşu.       Madem yanlış etmişiz; eski yere döneriz, doğru yolu buluruz. Bak, üçüncü yolumuz, şu dağlar üstünde durmuş olan şehbâzi,  
  • Magdub Hiddet ve gadaba uğramış. Doğru ve hak dini tanıyamamış ve rahmetten mahrum kalmış. Lütf-u İlâhîden mahrum olmuş. Fık: Gasbolan mal.     Ey arkadaş! Şimdi hayali baştan çıkar, aklı kafaya geçir. Evvelki iki yolun mağdub ve dâllîn yolu; hatarları pek çoktur, kıştır daim güz, yazı.    
  • Fâka(t) Yoksulluk, fakirlik. Zaruret, ihtiyaç.       İşte işitiyoruz: Zavallı nefsimizden binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor, binlerle fâkatlerin eninleri çıkıyor. Teselliyi beklerken tevahhuş ediyoruz.        
  • isti'tafkârane f. Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde.           Muztar adamlar gibi meyusâne nazarı yukarıya kaldırdık. Hem istimdatkârâne ecrâm-ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli, tehditkâr da görürüz.          
  • Endaz f. Atan, atmış, atıcı mânasında birleşik kelimeler yapılır.           Meselâ: Dehşet-endaz $: Dehşet verici, korkutucu. İşte bu elîm yolda nereye bir başvurduk, onda bir belâ bulduk. Zira mağdub ve dâllîn yolları böyle olur. Tesadüf ve dalâlet o yolda nazar-endaz.         
  • 1-Saz f. 2-Saz f. 1-(Sâhten: Yapmak mastarından emir köküdür)    Eden, yapan, uyduran, düzen mânalarına gelir ve birleşik kelimeler            yapılır. 2-Kamış.   Bir çalgı âleti.   Takım, silâh, edevat.   Ustalık.   At takımı.   Düzen, tertip, sıra.   Öğrenme.   Kuvvet, kudret.   Menfaat.   Benzer, misil, eş.   Hile. 1-Meselâ: Evham-saz $: Evham veren. Râbian, biz ecrâm-ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdanın müz’ici bir tevahhuş geliyor akıl-sûz, evham-sâz.  
  • hil'at-ı vücûd Vücudun elbisesi, ruhun, içinde bulunduğu ten elbisesi, ceset.  Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil’at-ı vücudu. Emanet rütbesini bize tevcih eyledi; nişan niyaz ve namaz.                    
  • muhrik (a.s. hark'dan.) Yakan, yakıcı. Çok acındıran, fazlasıyla acındıran, gönül yakan. Tesirli, dokunaklı. Yanık ses.       Cehennemden beterdir, ondan daha muhriktir, ruhumuzu eziyor. Zira o şeş cihetten ki onlara başvurduk; öyle hâlet almışız.
  • -perdâz Tertipleyen, düzenleyen, düzeltici.           (Gazel-perdâz: Gazel tertipleyen. Nükte-perdâz: Nükte düzenleyen, nükteci.) İşte Sultan-ı Ezelin rahmet ve inâyeti vaktâ bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kanun-u meşiete etvâr üstünde perdâz.
  • ra'şe(t) Titreme,titreyiş, ürperti. Korkmak, havf ve dehşete giriftar olmak.         Ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra’şetten, hem kalâk ve vahşetten, hem yütm ve hem yeisten mürekkep vicdan-sûz.    
  • 1-sûz 2--sûz (f.) Y 1-Yanma, tutuşma, ateş, sıcaklık.    Dert, ıztırap acı. 2-akan, yakıcı, yanan. (Dil-sûz: Gönül yakan.)       Râbian, biz ecrâm-ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdanın müz’ici bir tevahhuş geliyor akıl-sûz, evham-sâz.    
  • Kalak Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık. Zahmet. Meşakkat.         Ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra’şetten, hem kalâk ve vahşetten, hem yütm ve hem yeisten mürekkep vicdan-sûz.