Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)
In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten
--------------------
Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.
- devair-i askeriye Askerî daireler. Şimdi, bir neferi, o kumandan-ı âzam bütün devâir-i askeriyeye taallûk edecek bir vazifeyle tavzif etmek istese, bir müfettiş gibi her devâiri görüp ve görünecek bir makam vermek istese,
- 1-Ferîk 2-Ferîk 1-Tümen (Fırka) kumandanı. Korgeneral. İnsan kalabalığı. Büyük insan bölüğü. 2-Buğday tanesinin olgunu, öğütülecek hâle gelmiş buğday tânesi. Ve hâkezâ, yüzbaşı, binbaşı, ferik, müşir dairelerinden herbirinde, dairelerin büyük ve küçüklüğü nisbetinde o kumandanlık ünvanını görür.
- mülazım Bir kimseye bağlı gibi olan. Maaşsız acemilik hizmeti. İlmiyyede: Medrese tahsilini bitirip icazet alan. Stajyer. Eskiden askerlikte yüzbaşıdan aşağı rütbelerin derecesi, ünvanı. Sonra çavuş olsa, o vakit kumandanlık nümunesini ve cilvesini mülâzım dairesinde görür, o makamda ona mahsus bir iskemle bulunur.
- mütecelli Tecelli eden, meydana çıkan, görünen. Parlak. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm hangi semâda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile görüştüyse, işte o semâ dairesinde Cenâb-ı Hak Kadîr ünvanıyla bizzat orada mütecellîdir.
- serasker Asker ve ordu kumandanı. Sadrazam dışında orduya kumanda eden vezire verilen unvan. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra kurulan ordunun kumandanına verilen unvan; harbiye nâzırı.
- kat'-ı meratib Mertebeleri aşıp geçme. burâka bindirip, berk gibi semâvâtı seyrettirip, kat’-ı merâtip ettirerek, kamervâri menzilden menzile, daireden daireye rububiyet-i İlâhiyeyi temâşâ ettirip,
- zuhûrat Kalbe doğan mânâlar, birden oluveren şeyler, hesapta olmayan umulmadık hadiseler. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhuratı vardır.
- Tavaif (Taife. C.) Gruplar. Milletler, kavimler. Bölükler. ve tavâif-i mevcudatta küçük-büyük, cüz’î-küllî tabakatı ve taifeleri ayrı ayrı,
- tevkîl (a.i. vekâlet'ten.) Vekil etme, edilme. Kardeşlerimden Mustafa Sungur’u tevkil ediyorum.
- cesed-i necmî Parlayan bir yıldız gibi akıp giden; nurâni ceset. ve cesed-i necmî ve beden-i misalîden daha zarif olan ruh-u Muhammedînin (a.s.m.) hadsiz vezâifine medar ve cihazatının mahzeni olan cism-i Muhammedî (a.s.m.), elbette onun ruh-u âlisiyle Arşa kadar beraber gidecektir.
- 1-Muhayyir 2-Muhayyir 1-Hayret veren. Hayrette bırakan. Şaşkınlık veren. 2-İlmî şeyler arasında seçim yaparak beğenmeyi serbest eden. Muhayyer kılan. Hem hilkat-i âlemde gösterdiği muhayyirü’l-ukul tezyinatın ne demek olduğunu ve mahlûkat nereden gelip nereye gideceğini, rububiyetinin hikmetiyle zîşuura bildirmek istediği anlaşılıyor.
- Müstemi' İstima eden, dinleyici, işiten. Bir okula dinleyici olarak devam eden. Yine hatıra geliyor ki: Ey müstemi’! Sen kalbinden diyorsun ki, “Nasıl inanayım?
- mecerre (Mecerret-üs Sema) Samanyolu, kehkeşan, büyük parlak yıldız kümesi. ve Samanyolu denilen mecerretü’s-semâdan, tâ en yakın seyyareye kadar,
- CENNETÜ`L-ME`VA Cennette üçüncü kat ismi. Cennetin tabakalarından biri. Elbette, Cennetü’l-Me’vâ gövdesi olan Sidretü’l-Müntehâya urûc eden zât-ı Ahmediye (a.s.m.) ile cesed-i mübarekini refakat ettirmesi ayn-ı hikmettir.
- mesmûât (a.i. mesmû'un ç.) İşitilenler. Duyulanlar. İşitilen, duyulan, haber alınan şeyler. Elbette, âlem-i mubsarâtın anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmuat âlemindeki âyâtı temâşâ eden kulağını,
- ZAMAN-I VÂHİD Aynı zamanda. Bir zaman içinde. Bu iki şahsın bir zaman-ı vahidde müşahede ettikleri eşya, saatimizle arzın medar-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhudatça pek çok farkları vardır.
-
- Medar-ı Senevî Dünya, güneş etrafında seyrederken çizdiği farazi dâire. dünyanın güneş etrafında dönerken bir sene içinde çizdiği yörünge Faraza, saati sayan ibrenin dairesi küçük saatimiz kadar olsa, herhalde âşireleri sayan ibrenin dairesi arzın medar-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.
- BURAK-I TEVFİK-İ İLÂHÎYE En kısa ve en güvenli bir şekilde maksada ulaştıran Allah`ın yardımı. Allah'ın yardım burağı, vasıtası. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, burak-ı tevfik-i İlâhîye biner, berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat’ edip,
- Daire-i Vücub Tebeddül ve tagayyür etmeyen ve mümkinat âleminden olmayan âlemler. Esmâ ve Sıfât-ı İlâhiyye gibi. (Bak: Vücub âlemi) Hiç bir zaman değişmeyen ve mümkinâttan olmayan âlemler. Allah`ın isimleri ve sıfatları gibi. caib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rüyet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.
- hayt-ı ittisâl Yaklaştıran bağ, bağlayan, birleştiren bağ. kesret tabakatının müntehâsından tâ mebde-i vahdete bir hayt-ı ittisal suretinde bir Miracla,
- istiâb İçine alma, kaplama, yutma, taşıma, toplama, tamam etme, tutlma, zapteyleme, kapsama. şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi o şecerenin hakaik-i esasiyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı,
- DERÛN İç taraf. Dâhil. Kalb. Gönül. "Bunlar Bediüzzaman’ı büyük bir mürşid olarak bilmişler ve içlerindeki derûnî boşluğu doldurmak için Risâle-i Nur’u okumuşlar" diye berâet veriyor; Ve sarayın nakışlarındaki rumuzunu bildirip ve içindeki san’atlarının işaretlerini öğretip, derunundaki manzum murassâlar
- Eyvan Büyük sofa, divanhâne, salon. Kemerli, yüksek binâ. Oturacak yüksek yer, köşk, kasır. Çardak. Kisrâ-yı Fârisin saray-ı meşhuresi olan Eyvânı inşikak etmesi gibi, irhasat denilen yüzer hârika tarihçe meşhurdur.
- serfiraz f.Başını yukarı kaldıran, yükselten. Benzerlerinden üstün olan, başta gelen, seçkin. Baş üstünde. Evet, bu hâsiyetle, din-i mübin-i İslâm, sair hevâ ve heves içinde muallâk ve medetsiz, bazan ışık ve bazan zulmet veren ve çabuk tagayyüre yüz tutan dinlerden mümtaz ve serfirazdır.
- Hısal-i Hamîde Medhe ve övülmeğe lâyık güzel huylar, güzel hasletler. (...Dost ve düşmanın ittifakı ile ahlâk-ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelâtının şehadetiyle secâyâ-yı sâmiye, vazifesinde ve tebligatında en âlî bir derecede ve din-i İslâmdaki mehasin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âlî hısal-i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez. S.) ve din-i İslâmdaki mehâsin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatinde en âli hısâl-i hamîde en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüt etmez.
- secâyâ-yı sâmiye Yüksek ve kıymetli seciyeler, hususiyetler, vasıflar. ve bütün muamelâtının şehadetiyle, secâyâ-yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğatında en âli bir derecede;
- mezâyâ (a.i. meziyyet'in ç.) Meziyetler, özellikler, harikalıklar, iyi ve üstün huylar. İşte, masnuatı yaldızlayan mezâyâ ve mehâsine ve mevcudatı ışıklandıran letâif
- EVVEL-İ FITRAT Yaratılışın başlangıcı. İlk yaratma. Yaratırken. Madem evvel-i fıtratta meyve libasını giymemiş. Elbette âhirde o libası giyecektir.
- esnâf-ı masnuat Sanatlı yaratılmışların çeşitleri, sınıfları. Evet, zeminin yüzünde kesret o kadar intişar etmiş ve hilkat o kadar teşa'ub etmiş ki, bütün kâinatta münteşir umum masnuatın pek çok fevkinde ecnâs-ı mahlûkat ve esnaf-ı masnuat, RNK-Sözler/790
- 1-Sakf 2-Sakf 1-Dam, çatı, tavan. Asuman, gökyüzü. 2-Hızla almak. Sür'atle ahzetmek. Semanın, insanlara bir sakf, bir dam gibi yapılması, yıldızların o damda asılı kandiller gibi olmalarını istilzam eder ki, teşbih tamam olsun.
- velî-ni'met Nimeti veren, nimete sebep olan. Birine, faydası yaşadıkça sürecek bir iyilik ve bağışta bulunan kimse.
- KURB-U ŞÂHÂNE Huzura yakınlık. padişaha yakınlık Bir adama, idam edileceği anda, onun affıyla kurb-u şahanede bir saray verilse, ne kadar sürura sebeptir.
-
- perestiş Aşırı derecede sevme, aşırı sevgi, düşkünlük, meftunluk. Tapma, tapınış, ibadet. Ve o sevmek dahi, cemâl ve kemâl ve ihsanın derecâtına nisbeten tezayüd eder, perestiş derecesine gelir;
- hazâin-i rahmet Rahmet hazineleri, Allah'ın şefkat ve merhamet hazineleri. Ahmediye (a.s.m.) öyle bir Zât-ı Zülcelâlin şuûnâtını ve acaib-i san’atını ve âlem-i bekàda hazâin-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş.
- Hayvan-ı Nâtık Düşünüp konuşan hayvan; insan. Halbuki, fâni, âciz bir hayvan-ı nâtık, zevâl ve firak sillesini daima yiyen biçare insana,
- garat (Gâret. C.) Yağmalar. Çapulculuklar. Gasplar. ve o ölümler ve o soymaklar, garatlar terhisat suretine dönse;
- DÂĞDÂR Pek acılı, üzüntülü. Gönlü acılı. Her insan, endişesiyle kalbi dağidar olan istikbali, müthiş zulümat içinde, nazar‑ı dalâletle görüyor.
- inhisâf (a.i. husûf'tan.) Tutulma, ay tutulması. Söner gibi olma, parlaklığı gitme; daha parlak bir şey karşısında ikinci derecede kalma. mec. Gözden düşme. Zaten ay re’s veya zenebe ve güneş dahi ötekisine gelirse, arzın haylûletiyle inhisaf vuku bulur.
- mukallid (a.s. kald'den. ç. mukallidîn.) Taklitçi, taklid eden, başkasına özenerek onun gibi olmaya çalışan. kel. Başkasının reyi ile hareket eden, başkasına delilsiz uyan, delil aramaksızın amel eden, masum olmayanın sözünü delilsiz kabul eden. Bir şeyi takan, kuşatan, boynuna asan. Hem de malûmdur: Bir müteannid ve mukallid bir sâil, imtihan cihetiyle, bir kitapta gördüğü bir meseleyi, eğerçi bir derece de muharref olsa, bir adamdan sual etse, tâ gaybda olan malûmuna cevap verse, o cevap iki cihetle doğrudur:
- tarassud (a.i. rasad'dan. ç. tarasudât.) Gözetme, gözleme, gözle takip etme, dikkatle bakma. ve tarassudât-ı semâviye pek az olduğundan,
- ihtilâf-ı metâli' Güneşin doğuşunun zaman olarak, farklı yerlerde farklı oluşu. hem ihtilâf-ı metâli ve sis ve bulutlar gibi rüyete mâni esbabın vücudu ile beraber,
- menkûl (a.s. nakl'dan.) Nakledilen, akli olmayıp mukaddes kitapla bildirilen. Bir yerden başka yere taşınmış olan, taşınabilen. Başkasından naklen anlatılan. Naklederek, beşeri onunla ikaz eder. Menkulâtı şunlardır:
- Serrişte Farsça İp ucu. Emâre, delil. Vesile. bahane Başa kakmak. Maksad. şu sözü serrişte ederek gayet dehşetli bir tekzibe ve Peygamberin iptal-i dâvâsına hücum göstereceklerdi.
- ilhâk (a.i. ç. ilhâkât.) İlave etme, ekleme, katma. Hakimiyeti altına alma. gr. Kelimenin sonuna bir harf veya edat katma. Yirmi Üçüncü Sözün âhirine ilhak edilmişti;
- aktâr-ı zemin Zeminin dört bir yanı, dünyanın her köşesi. O sırr-ı hikmetin iktiza etmedikleri, istemedikleri ve dâvâ-yı nübüvveti henüz işitmedikleri aktâr-ı zemindeki insanlara göstermemek için,
- kâse-lis (Kâselis) f. Çanak yalayıcı. Çok yiyen, obur. Hırslı. Dalkavukluk. Alçak huylu kimse. Dilenci. Bin nefrin onun gibi Avrupa kâselislerin başına!
- 1-îkâ 2-İkâ' 1- (a.i. vukû'dan.)Vuku buldurma, yapma, yaptırma. Fena bir şey yapma. müz. Musikide ritim. 2_Dayanma, istinad etme. Dayanacak bir şey verme. Belki, şems ve kamerin Hâlık-ı Hakîmi, Resulünün risaletini tasdik ve dâvâsını tenvir için, harikulâde olarak o hadiseyi ika etmiştir.
- mûteriz (a.s. arz'dan ç. muterizîn.) İtiraz eden, karşı çıkan, itirazcı. Beğenmeyerek bir şeyin bozulmasını isteyen. Şimdi bu akılsız muterize bak:
- NEFRÎN Lânet, bedduâ; sövüp saymak. Bin nefrin onun gibi Avrupa kâselislerin başına!
- münîr (a.s. nûr'dan.) Işık veren, ışık saçan, nurlandıran, parlak. Göreceksiniz ki, herbir hakikat-i İslâmiye, necm-i münîr gibi bürhan-ı neyyirdir. Nakş-ı ezel ve ebed, üzerinde görünüyor.
-
