Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)

In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten

--------------------

Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.

Lektion lernen

  • Telakki-i Bi-l-kabul Kabul ile karşılamak, kabul etmek.             dalâlet üzerine icmâları vaki olmayan ümmet-i Muhammediyenin4 o vak’ayı telâkki-i bilkabul etmesi, güneş gibi inşikak-ı kameri ispat eder.    
  • evc (a.i. ç. evcât.) Bir şeyin en yüksek derecesi, en yüksek noktası, zirve, doruk. ast. Gezegenlerin hareketleri sırasında güneşten en uzak noktada bulunmaları. (Dünya 21 Haziran'da bu noktada bulunur.)           iki ziyadar cenahla evc-i kemâlâta uçmuş, tâ Kab-ı Kavseyne çıkmış;
  • sevâbit (a.i. sâbite'nin ç.) Yerinde sabit duran. Merkezlerinden ayrılmaz görünen yıldızlar.         Hareket etmeyen masnuat ise, nebâtattan nücum-u sevâbite kadar, birer mühr-ü vahdâniyet hükmündedirler ki, bulunduğu mekânı, kendi Sâniinin mektubu olduğunu gösterirler.      
  • me'yûs (a.s. ye's'den.) Ümitsiz, yeise düşmüş, ümidi kesilmiş, kederli.           Ehl-i şirkin vekili, meslek-i şirki, hiçbir cihette ispat edemediğinden ve onun ispatından meyus kaldığından, ehl-i tevhidin mesleğini, teşkîkàtıyla ve şüpheleriyle tahrip etmeye çalışmak istediğinden, şöyle ikinci bir suâl ediyor, diyor ki:  
  • nâfiz (a.s. nüfûz'dan.) Nüfûz eden, işleyen, delen, delip geçen, içeriye giren. Tesir eden, sözü geçen; nüfuzlu, tesirli.         Muhammediyenin (a.s.m.) mukaddes kumandanı olan Kur’ân, bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu,
  • kehribar Cevher saçan. Güzel sözler söyleyen. Mıknatıs gibi. Tespih, ağızlık vb. süs eşyası yapımında kullanılan, açık sarıdan kızıla kadar tüm renklerde, yarı saydam, kolay kırılır ve bir yere hızlıca sürtüldüğünde hafif cisimleri kendine çeken, fosilleşmiş reçine, saman kapan, çöp kapan. 2-Bu maddeden yapılmış olan şey, kehribar.   Müvellidü’l-humuza ise, nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvîs eden karbon unsur-u kesîfini kehribar gibi kendine çeker.  
  • telvîs (a.i. levs'ten. ç. telvîsât.) Bulaştırma, kirletme, pisletme. mec. Bozma, berbât etme.           Müvellidü’l-humuza ise, nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvîs eden karbon unsur-u kesîfini kehribar gibi kendine çeker.       
  • aşk-ı kimyevî Kimyevî bir cazibe ile birleşme. Fıtrî meyil ve alaka, kimyevî bir cazibe ile birleşme.         
  • garîze Huy, tabiat. Yaratılıştan olan hal. fel. İçgüdü, sevk-i tabiî. Kendiliğinden meydana gelme.
  • ihtirâk (a.i. hark'dan.) Tutuşup yanma, yanma, tutuşma. Yanıp kül olma. ast. Bir gezegenin güneşe yaklaşması veya güneşle aynı burçta bulunması.         Çünkü, imtizâc, bir nevi ihtiraktır. 
  • ree rie (a.i. ç. riât.) Akciğer.             Diğer kısmı, enkazı toplayan bulanık kanın mecrâsıdır ki, şu ikinci ise, kanı, "ree" denilen nefesin geldiği yere getirirler.   
  • TAHT-I NEZÂRET Nezâret ve gözetim altında.           Çünkü, bizden çok aşağı olan ve bizim taht-ı nezaretimizde bulunan hayvânat ve nebâtâtın kemâl-i intizamları gösteriyor ki, bizdeki karışıklıklar bir nevi kitabettir.        
  • nessac (a.i. nesc'den.) Dokuyucu, dokuyan, çuhacı. s. mec. Yalancı.         Her vakit nakışları kemâl-i hikmet ve intizamla tebeddül eder-tâ ki, Nessâcının muhtelif cilve-i esmâsını ayrı ayrı göstersin.         
  • mesir, mesîre (a.i. seyr'den.) Gezinti yeri, seyir edilecek yer, gezilecek yer. Çeşitli baharatlar karıştırılarak elde edilen şifalı bir macun. Yol yol alacalı elbise.       Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni-i Zülcemâl onları yaratmış ve meleklerine mesîreler, binler menziller yapmıştır.
  • inşad Edb: Şiir okuma. Şiiri kaidesine uygun ahenk ile okuma. Sesini yükseltme. Arayıp soruşturma. Birisini hicvetme. Kayıp olan bir şeyi haber ver     o kaside Fâtır-ı Zülcelâlin medâyih-i bâhiresini inşad edip, şairane lisan-ı hâl ile söylüyor.
  • festemi' Dinle, işit anlamında bir emrî kelimedir.               Festemi’ âyet:    
  • 1-Camus 2-Ca'mus (C.: Ceâmis) 1-Su sığırı. Manda. Kömüş. 2-Pis, necis.           Yirmi camus birbiri içinde hareket etse ne kadar velveleli bir hercümerce sebebiyet verdiği malûm.                 
  • mevzun Vezinli. Ölçülü. Tartılı. Düzgün. Yakışıklı. Her bir vasfı ölçülü ve i'tidal üzere bulunup, sırf iyi ve güzel şeylere nâil olan.         Çünkü görüyoruz, her masnu’, vücudunda gayet muntazam ve mevzun yaratılıyor.       
  • misilli, misillû Benzeri, gibi, aynısı, benzer gibi, eş kabilinden.           Bir baharı tek bir çiçek misillü suhuletle icad eder.  
  • teshir-i şems ve kamer ve nücum güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdirme             Hem de şu âyet gibi, Sûre-i Amme’de ve sâir âyetlerde beyan olunan teshir-i şems ve kamer ve nücumla işaret ettiği gibi,     
  • hâme-i zerrîn Altın kalem, altından yapılmış kalem.       Hâme-i zerrîn-i kudret, gör, ne tasvir eylemiş. 
  • zerrîn Altından yapılmış. Altın gibi parlak, altın rengi, sarı. i. bot. Fulya         Evet, Kur’an’ın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tac-ı zerrin gibi görünür.   
  • Tahrir Yazmak. Yazılmak. Eser meydana getirme, kitap yazma. Kaydetme, deftere deçirme. Kitabet, kompozisyon.  Hürriyete kavuşturma, azad etme. Sayım.     Sanki âyâtın Hüdâ nur ile tahrir eylemiş.  
  • çün f. Gibi. Zira, çünki, madem ki. Nasıl, nice.       Şu zeminin yüzünü yaldızlayan nazenin mu’cizâtı çün melek seyranına,Bu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz.  
  • iz'an-rüba-i Kâinat Kâinatın aklı alan vechesi, herkese hayret ve şaşkınlık veren yüzü.             Bak, ne mu’ciz-i hikmet, iz’an-rübâ-yı kâinat,    
  • iz'an-rüba f. Anlayışı şaşırtan. Aklı oynatan. Çok hayret ve taaccüb veren. Aklı alan. Bak, ne mu'ciz-i hikmet, iz'an-rübâ-yı kâinat,  Bak, ne âli bir temâşâdır feza-yı kâinat.  RNK-Sözler/821   
  • nâme-i nûr Nûr mektubu. Nurun mektubu. Saadet verici mânâlar yazılı kâğıt.           Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.      
  • ÇEŞM-İ DİL ERBÂBI Basiret sâhibi; kalp gözü ile görenler.             Kalmamış bir nokta-i muzlim çeşm-i dil erbâbına,      
  • Ez-cümle f. Bu cümleden, meselâ, bunun gibi. Belli başlı, başlıca, özellikle, bu cümleden olarak, bu da, bu bâbdan.           Ezcümle, dua edileceği vakit, istiğfar ile mânevî temizlenmeli; sonra, makbul bir dua olan salâvat-ı şerifeyi şefaatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salâvat getirmeli. Çünkü, iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur.
  • TEŞAHHUSÂT-I VECHİYE Yüzün, sîmânın belirlenmesi.           Elbette, teşahhusât-ı vechiye ve herkesin yüzünde herkesten onu temyiz edecek birer alâmet-i farika bulunması ve simalar gibi seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe, Onun ilim ve hikmetiyledir.
  • mümteni' İmkânsız, muhal, mümkün olmayan. Çekinen, imtina eden.           Hem de şürekâya hiçbir ihtiyaç olmadığı ve kâinat onlardan müstağni-yi mutlak oldukları halde, şerik-i ulûhiyet gibi, rububiyet ve icad şerikleri dahi mümtenidirler, vücutları muhaldir.   
  • Meşiet Meşiyyet Dilemek. İrade. Arzu. Matlub. Murad. İstek.   Elcevap: Meşiet ve hikmet-i İlâhiyenin muktezasıyla ve çok esmânın tezahür etmek istemesiyle, müsebbebat esbaba raptedilmiş, herbir şey bir sebeple bağlanmış.  
  • ekl Bir şey yeme, yenilme. Yemek, yiyecek.           İnsanın dahi en zâhir ef’âl-i ihtiyariyesi içinde en zâhiri, ekl ve kelâm ve fikirdir.                 
  • Nasiye Çehre, yüz, alin Alnını yere süren.         Cenab-ı Hakkın sırf bir ihsanı olarak Risaletü’n-Nur’un parlak, nuranî nâsiyesini müşahede ediyoruz ki, in’ikâs eden lemeat-ı Nuriyesi bütün ihtiyacımıza kâfi ve vâfi geliyor, herkesi hayrette bırakıyor.        
  • nîm-nûrânî Yarı nurânî, yarı aydınlık, yarı parlak.             Madem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve ruhanî gibi maddeyle mukayyed nim-nuranî masnular ve şu çınar ağacının mânevî nuru,   
  • AİKA (C. Avâik) Mâni, engel.             Mevâni ve avâik Onun tasarrufuna vesâil ve vesait olamaz mı?       
  • takayyüd (a.i. kayd'dan. ç. takayyüdât.) 1- Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak. Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak. Dikkatli davranmak.         Mahiyetinin mübayenetiyle adem-i takayyüd.         
  • mübayenet Zıddıyet. Ayrılık. Tutmazlık. Başkalık.           Sakın, çok dikkat ediniz, içinize bir mübayenet düşmesin.     
  • tahayyüz (a.i. hayz'den.) Yer tutma, yer alma. Önem kazanma, önemlileşme, ileri bir mevki alma. fiz. Herhangi bir cismin boşlukta yer alması.         Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu?      
  • temekkün (a.i. mekânet'ten.) Mekân tutma, yerleşme, yer tutma.         Hiçbir yerde bulunmadığı halde her yerde bulunmaz mı? Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu? 
  • telvîh (a.i. levh'ten. ç. telvîhât.) Açıklama, belli etme. Söz arasında manalı söz söyleme. Posa haline getirme. Susuzluktan insanın çehresi bozulmak. Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek.Kocamak. Saç ağarması. Almak. İşaret etmek. Edb: Lüzumlu şeylerden bahsetmek suretiyle olan kinâye. Meselâ: Filâncanın mutfağında çok odun sarf olunur denildiği zaman, bundan, mutfakta çok yemek pişirildiğine, ev sahibinin cömertliğine ve misafirin çokluğuna intikal edilir.     Hem o meyveler ve tohumlar, hikmet-i Rabbâniyenin telvihatıdır.  
  • begayet f. Son derece, çok fazla, pek ziyade, çok , aşırı.           be-gayet doğru ve gayet sadık ve mutabık-ı vaki olan hikâyelerin sonlarındaki hakikatler, o hikâyelerin mânâ-yı kinâiyeleridir.    
  • mülzim İlzam eden, susturucu. Lüzumlu gören. Gerektiren. Verilen hükmün mutlak yerine getirilmesindeki mecburiyet.     Umum ehl-i dalâletin vekili, ikinci sualine karşı kat’î ve mukni ve mülzim cevabı aldıktan sonra, şöyle üçüncü bir sual ediyor.  
  • tafdîl (a.i. fadl'dan. ç. tafdîlât.) Birisini ötekilerden üstün tutma, diğerlerinden üstün sayma, tercih.  Birisini ötekisinden mühim görmek. gr. En üstünlük.         Çünkü, o muvazene ve tafdil mânâsızdır.
  • 1-Mezahir (Bak: Müzâhir) 2-Mezahir 1-Şereflenmeler. Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen           tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar. 2-Çiçekli yerler. Bahçe.       İşte Sâni-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hàlık-ı Zülkemâlin bütün kemâlâtı, hakikiyedir, Zâtiyedir; gayr ve mâsivâ, ona tesir etmez, yalnız mezâhir olabilirler. 
  • mufâzala mufadala Fazilette ve meziyette birbiri ile yarışma.           Şu muvazene ve mufadale, Cenâb-ı Hakkın mâsivâya mukabil değil. Belki iki nevi tecelliyat-ı sıfâtı var:        
  • Mutasavver (a.s. sûret'ten.) Tasavvur edilmiş, tasarlanmış, düşünülmüş, zihinde canlandırılmış. Tasvir edilen. Hatırdan geçen. Kabil, akıl kabul eder, akıl alır. Akla gelebilir, imkân dahilinde, olabilir. Niyet edilmiş.   Halbuki, Cenâb-ı Hak, o sıfât ve esmânın mümkün ve mutasavver bütün merâtibinin en ekmelinde, en ahsenindedir.
  • mâsivâ Cenâb-ı Hakkın dışındaki yaratılmış herşey. Allah'tan başka bütün varlıklar. Bir şeyden başka olan şeylerin hepsi. Dünya ile ilgili olan şeyler.     Şu muvazene ve mufadale, Cenâb-ı Hakkın mâsivâya mukabil değil. Belki iki nevi tecelliyat-ı sıfâtı var:          
  • müşâkelet cinsî yakınlık ve türdeşlik Şekilde bir olma ve uygunluk, benzeyiş. Cinsiyet birliği. Edb: Birinin söylediği bir sözü diğerinin az çok evvelki mânaya zıd olarak kullanması.     Sebeb-i muhabbet, ya lezzet veya menfaat, ya müşâkelet (yani meyl-i cinsiyet), ya kemâldir. Çünkü kemâl mahbub-u lizâtihîdir.    
  • Müzeyyin Herşeyi en güzel bir biçimde süslendiren Cenâb-ı Hak. Tezyin eden, süsleyen, ziynetlendiren.       Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Lâtîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilâf-ı edep oluyor. İşte, Sünnet-i Seniyyedeki edep, o Sâni-i Zülcelâlin esmâlarının hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini takınmaktır.