Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)

In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten

--------------------

Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.

Lektion lernen

  • necâbet Soy temizliği, soyluluk, asillik. Veyahut şu şeyh gibi, necâbeti sebebiyle herkes onun hatırını tutarak, tutmakla mükellef bildiğinden tahakküm ve istibdat ediyordu. RNK-İlk Dönem Eserleri/450
  • meflûc (a.s. felc'den. ç. mefâlîc.) Felce uğramış, felçli, inmeli. Oynamaz, kımıldamaz hâle gelmiş olan. Biri, İngiliz ceberutuna, İngiliz emperyalizmine ve onun korkunç istilâ ve istismarına baş kaldırmış ve yıllarca büyük dâvâsına hizmet ederek İngiltere'nin bütün haşmet ve kudretini, azîm iradesi önünde âciz ve meflûç bir hale getirmiştir.  RNK-Tarihçe-i Hayat/792
  • mâ'hud Herkesçe bilinen, belli olan, belli. Sözleşilen. Sözü geçen. (bkz. mezkûr.) Bediüzzaman, mâhut ve mühlik uçurumlarla dolu olan içtimaî seyrimizi, mânevî değerler bakımından bir nur-u imanî ve ziya-yı irşadî ile taht-ı emniyete almaya çabalayan ve bu hususta bilmenin, kendi kendini idare etmek; bilmemenin, körü körüne idare olunmak hakikatine vücut vereceğini halk kitleleri arasında temessül ettiren insandır.   RNK-Tarihçe-i Hayat/793
  • mühlik (a.s. helâk'tan.) Helak eden, öldüren, öldürücü. Tehlikeli. Her derdin devâsı içinde var demeyeceğim; fakat mühlik dertlerin ağleb devâsı, yazılanlarda vardır. RNK-Barla Lâhikası/350
  • rü'yet Görme, bakma, görülme, seyretme, görüş, Basiret, isabetli düşünme hassası. tas. Allah'ı ve tecellilerini kalb gözü ile seyretme, mânevî âlemi görme. Araştırma. İdâre atme, çevirme, yönetme. istikbalde milletimizin rüyet(görüş düşünce) ufkunda bir kara belâ olacağı hakikat-i kat'iyesini gözlere sokan ve çare-i halâsı da gösteren kimsedir.   RNK-Tarihçe-i Hayat/793
  • menfâ Nefyolunan yer, nefiy yeri, birinin sürüldüğü yer, sürgün yeri. Bizim zulüm ve menfâ sahamız olan altı vilâyetin altı mahkemesi, uzun ve ince tetkikler neticesinde, emniyet ve âsâyişi ihlâl yolunda hiçbir vukuat kaydetmemiştir.  RNK-Tarihçe-i Hayat/812
  • maznûn (a.s. zann'dan. ç. mazânnîn.) Zannolunmuş. Zan altında bulunan, kendisinden şüphe edilen. huk. Bir suç dolayısıyla sorguya çekilen, sanık. Bunun üzerine yeniden mahkeme başlıyor. Maznunlardan ne istedikleri soruluyor.  RNK-Tarihçe-i Hayat/678
  • abd-i gubar Tozun kölesi, (ayağının) tozunun kölesi olma. Ayağın tozu olmak derecesinde tevazu sahibi olan kul.    Yâr-ı garınız, müntehâ-yı zirve-i hiçîde
biricik abd-i gubar   RNK-Tarihçe-i Hayat/804
  • yâr-ı gâr Mağara dostu. Hz. Muhammed'e (a.s.m.) hicret esnasında mağrada arkadaşlık eden Hz. Ebubekir (r.a.). mec. Çok vefalı arkadaş.  Yâr-ı garınız, müntehâ-yı zirve-i hiçîde
biricik abd-i gubar    Osman Nuri RNK-Tarihçe-i Hayat/804
  • kâbil-i te'lîf Uygunluk hali, uyuşabilir, uzlaştırılabilir, uygun olabilir, bağdaşır, uyuşur, denk düşürme, münâsiplik. Mutlaka her hareket ve hizmette maddî bir ücret ve şahsî menfaatler mülâhaza etmek, Türkün millî tarihinin şeref ve haysiyeti ile kabil-i telif olamaz.  RNK-Tarihçe-i Hayat/840
  • erzel (a.s. rezil'den.) Alçak, soysuz. Daha rezil, en, pek, çok rezil. Komünizm gibi bütün dünyayı tehdit eden erzel âfetin, gizli ve âşikâr, seri ve sinsi tahribatını tamamen neyle önlemek mümkündür?   RNK-Tarihçe-i Hayat/819
  • asırdîde Asırgörmüş, asrı baştanberi yaşamış. Karşınızda kemal-i saffet ve samimiyetle âdilâne kararlarınıza intizar eden bu asırdîde zat, ömründe hiçbir defa hilâf-ı hakikat beyanda bulunmaya tenezzül etmiş bir adam değildir.  RNK-Tarihçe-i Hayat/814
  • mûmaileyh Kendisine işâret edilen, ismi evvelce geçen, ima edilen. Isparta'nın Yenice Mahallesinden ve kardeşlerimizden Nuri tarafından merhum mumaileyh Ahmed Efendiden "Pederiniz, 'Benim evlâdımdan birisi o müceddidle mükâleme ve musafahada olacaktır' demiş. Nasıldır?" RNK-Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî/64
  • fi'l-hakîka Hakikatte, hakikaten, gerçekten, doğrusu. Filhakika, komünizme karşı neşriyat yoluyla mücadele çok zarurîdir. RNK-Tarihçe-i Hayat/892
  • tekâ'üd (a.i. ku'ûd'dan.) Karşılıklı oturma. Emekliye ayrılma. Emeklilik. 25 seneye karib burada müftülük yaptım. Üç sene evvel tekaüd oldum. Şimdi Ankara'da evimde ikamet ediyorum.   RNK-Tarihçe-i Hayat/803
  • müstecâb İstediği kabul edilen, kabul edildiği cevabını alan. (Duası) Allah tarafından kabul edilen. Cenâb-ı Hak, dergâh-ı Ulûhiyetinde dualarımızı Habib-i Kibriya hürmetine müstecap buyursun. Âmin, sümme âmin. RNK-Tarihçe-i Hayat/803
  • berdevam Devâm üzere, daim, devamlı. Orada kardeşlerimizin, başta Üstadımız olarak, cümlesine ayrı ayrı selâmlarla sıhhat ve afiyette berdevam olmasını isteriz.     RNK-Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî/257
  • hâsseten Hususi olarak, özellikle, yalnız, ayrıca, bilhassa. Hassaten, bu cihanşümul bayramımızı doya doya ve kana kana kemal-i sıhhat ve âfiyetle seyir ve temâşâlarınızı, rahmet-i İlâhiyeden maa âile duada berdevamız. Cenâb-ı Hak, dergâh-ı Ulûhiyetinde dualarımızı Habib-i Kibriya hürmetine müstecap buyursun. Âmin, sümme âmin.   RNK-Tarihçe-i Hayat/803
  • avn-i Hak Hakk'ın, Allah'ın yardımı. İnşaallah, avn-i Hak ve imdad-ı Muhammedî ile ve cihad-ı asgar ve ekberdeki fî zamanına bî-misal aşk-ı ihlâsiyelerinizle, kariben hak galip, batıl mağlûp olur. RNK-Tarihçe-i Hayat/803
  • tarsîn (a.i. rasânet'ten. ç. tarsînât.) Sağlamlaştırma. Dekaik-i hikmet ve hakaik-i ilmiyeyle tezyin ve tarsin edilmiş olan yüksek eser hakkında bir mütalâa serd etmek, bidâamın fevkindedir.     RNK-Barla Lâhikası/89
  • makrûn (a.s. karn'dan.) Yakınlaştırılmış, yakın. Ulaşmış, kavuşmuş, bitişmiş. Hüsn-ü niyete makrun olduğu için pervasız olacaktır.  RNK-Şuâlar/617
  • tevârîh-i muhtelife Farklı, değişik tarihler. ve Cumhuriyette birbirinden beter iptilâ ve imtihan ve çilelerinizden ve tevarih-i muhtelifede âzamî ağır şerait dairesinde divan-ı harb ve sair muhakemelerinizden ve meydan-ı gazalarda harp ve darpler ve meydan-ı ilimde akran ve RNK-Tarihçe-i Hayat/802
  • müntakil (a.s. nakl'den.) İntikal eden, geçen. Miras olarak kalan. mec. Ölü, ölmüş. Âlem-i mânâda, bezm-i ezel-i elestüdeki fıtrat-ı zâtiyelerimizden müntakil dostluk olduğu gibi,  RNK-Tarihçe-i Hayat/802
  • eşhedü billâh ilâ âhiri'd-devrân Kâinâtın sonuna, kıyamet kopuncaya kadar (sonsuza kadar) Allah'ın varlığına ve birliğine şehadet ederim. ve hariçteki ehl-i insan ve İslâm ve bu abd-i âciz, "eşhedü billâh ilâ âhiri'd-devran" şahid-i dâimî ve ebedîyiz. RNK-Tarihçe-i Hayat/802
  • lâyenkatı' Aralıksız, durmadan, hep, ardı kesilmeksizin. ve irşadiyelerinizle fevkalâde ağır şerait dairesinde lâyenkatı denecek derece sa'y ü gayret ve himmetle çalıştığınıza, melek, felek, Arş, Kürsî, Levh, Kalem1, arz, semavat,   RNK-Tarihçe-i Hayat/801
  • izbe Kuytu, karanlık, gizli, pis ve nemli yer. Ağaç kütük ve dallarından yapılmış ev. Yeni Camiin şerefesinden, Beyoğlu'nun en karanlık ve mülevves izbesine kadar nüfuz edecek ışık tufanını şimdiden görür gibi oluyoruz. Hepsinin,  RNK-Tarihçe-i Hayat/822
  • istinâbe huk. Davanın görülmekte olduğu mahkemeye gönderilmek üzere başka bir yerde bulunan bir şahidin oradaki mahkeme tarafından ifadesinin alınması. Bediüzzaman'ın İstanbul mahkemelerinden birinde istinabe suretiyle ifadesinin alınmasına karar verdi.  RNK-Tarihçe-i Hayat/825
  • mümânaat (a.i. men'den.) Mani olma, engel olma, yapılmasını engelleme, önleme. Hem de İslâmiyet güneşinin inkişafına ve beşeri tenvir etmesine mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. RNK-Tarihçe-i Hayat/117
  • rasyonel f. Akla uygun, aklî. Hesaplı, ölçülü. Akla veya iyi bir metoda uygun olan. mat. Tam veya kesirli sayıların ortak adı. her asırda milyonlarca insana rehberlik yapan mukaddes kitabımız olan Kur'ân'ın hakikatlerini rasyonel ve objektif bir şekilde izah edip insaniyetin istifadesine arzedilen bir külliyattır.     RNK-Tarihçe-i Hayat/841
  • müşevvik (a.s. şevk'ten.) Teşvik eden, isteğini arttıran, arzu ve hevesini arttıran. Ayartan, kışkırtan, tahrik eden. Pozitif ilimlerin müşevviki... Riyazî meselelerden daha kat'î delillerle aklı ve kalbi ikna edip, merakları izale eden bir şaheser...   RNK-Tarihçe-i Hayat/842
  • meskenet Miskinlik. Fakirlik, yoksulluk. Beceriksizlik, acizlik. Hem son derece zillet, meskenet ve aşağılık içindedirler; çünkü, insanlara kul-köle olup, onlara mürailik, riyakârlık ve dalkavukluk ediyorlar.  RNK-Tarihçe-i Hayat/851
  • mütekellimîn Konuşanlar . Kelam alimleri, kelamcılar. Hakir ve kıymetsiz şeylerden temsiller getiriliyor. Bu da mütekellimin zayıf olduğuna delildir.   RNK-İşârâtü'l-İ'câz/293
  • râm Teslim olmuş, itaat eden, boyun eğmiş, emrine girmiş. tas.İnsanın bütün varlığıyla Allah'a bağlanması.
  • Sebîlü'r-Reşâd Mehmed Âkif'in başyazarlığını yaptığı meşhur İslâmcı dergi. Bu dergi, 1908-1911 yılları arasında 182 sayı çıkan Sırat-ı Müstakîmin yerine, 1912 yılından sonra Sebilü'r-Reşad adıyla çıkmaya başlamıştır. Sebilürreşad mecmuasına,    İstanbul   Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin beraat kararı, bizleri sonsuz bir sevinç içerisinde bıraktı. Bu sevincimize vesile olan bu âdil hükme istinaden, Türk Mahkemesine ve fahrî avukatlarına teşekkürlerimizi, Üstad ve kardeşlerimize tebriklerimizi mecmuanız vasıtasıya bildiririz.     RNK-Tarihçe-i Hayat/904
  • tezyîf (a.i. zeyf'ten. ç. tezyîfât.) Çürütme. Küçük düşürme. Eğlenme, alaya alma, alay etme. Bir şeyin dışını süsleyip içini fena yapma. Zayıfa çıkarma, sahte olarak gösterme. Neden çok âdât-ı müstemirremizi tezyif ediyorsun? RNK-İlk Dönem Eserleri/492
  • Celâleddin Harzemşah (ö.629/m.1231) Harizmşahlar devletinin son hükümdarıdır. (1220-1231) Asıl adı Mengübirtî'dir. Celâleddin, devrin geleneklerine uyularak ona verilen lakaptır. Moğolların 1220'de Harizm'i işgal etmelerinden ve Sultan Alâaddin Muhammed'in ölümünden sonra tahta geçen Celâleddin, Türk devletlerinin devamlılık ve bütünlük arz ettiğine inanıyyor ve kendisini Büyük Selçukluların mirasçısı olarak kabul ediyordu. Türk-İslâm tarihinin en cesur hükümdarlarından biri olan Celâleddin Harzemşah, Gürcülere ve Moğollara karşı mücadelesiyle büyük şöhrete kavuşmuş ve İslâmiyeti savunan bir kahraman olarak tanınmıştır. Namık Kemal de, "Celâleddin Harzemşah" adlı piyesinde onu bu özelliğiyle tanıtır. Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, "Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakkın vazifesidir" deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur'ân'dan ders almışım.   RNK-Tarihçe-i Hayat/873
  • ifsâd Fesada uğratma, bozma, düzensizlik meydana getirme. Karıştırma, karışıklık çıkarma. Evet, bu zamandaki siyaset, kalbleri ifsad edip, asabî ruhları azap içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-i ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı. RNK-Tarihçe-i Hayat/397
  • ulûm-i an'ane gelenek hâline gelmiş, klasik ilimler. "Biz şimdi ulûm-u an'ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garplılaşmaya ve medeniyete muhtacız."   RNK-Tarihçe-i Hayat/883
  • 1-ata 2-atâ 1-Baba. Soyun, toplumun geçmişte yaşamış ferdi, ced.    Saygı duyulan büyük kişi.    tas. Yesevî ve Nakşî tarikatlarında mürşid, şeyh. 2-Verme, lütuf, bahşiş, bağış, ihsan. Allah-ı Kerîm, her dileğinizi atâ eylesin diye dua ediyorum. RNK-Tarihçe-i Hayat/912
  • müfîd (a.s. feyd'den.) İfade eden, anlatan. Manalı. Faydalı, yarar. Benim için bu kıymetli hediyeniz çok müfid(faydalı) olacak ve benim tebliğ işlerimde daha yardım edecektir, inşaallah. Size de daima ecir ve sevabı erişip duracağında, sadaka-i câriye kabilinden olacağında elbette şüphe yoktur. RNK-Tarihçe-i Hayat/912
  • inâyetnâme Yardım mektubu. Göndermiş olduğunuz inayetnamenizi(Allah’ı n yardımı) ve dört tane risale İhlâs, Zeylü'l-Hubab, "Risale-i Nur hakkında Müellifine gönderilen bir mektup", "Risale-i Nur Hakkında Verilen Konferans"ları aldım. Teşekkürlerimi takdim ederim efendim. RNK-Tarihçe-i Hayat/913
  • hâk-i pây-ı zât-ı âlî Yüce kişiye ait olan ayağın toprağı, yüce kimsenin ayak toprağı.
  • pâyimâl f. Ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, sürünmüş. Eğer o emri imtisal, nevâhîden içtinap eden o şahıs olmasa, o vazifeler tamamen pâyimâl olur.   RNK-İşârâtü'l-İ'câz/195 
  • Ebü’l-Alâ el-Mevdûdî (1903 - 1979) Mevdûdî, 1903 yılında Haydarabad eyaletine bağlı Evrengabad kasabasında doğdu. İlk eğitimini avukat olan babası Seyyit Ahmed Hasan’dan aldı. Eğitimi sırasında Farsça, Arapça, Urduca dillerinin yanı sıra mantık, hadis ve fıkıh ilimleri dalında da dersler aldı. 1915 yılında ailesinin Haydarabad’a taşınması üzerine eğitimine burada devam etti. Henüz eğitimini tamamlamamışken, babasının rahatsızlığı sebebiyle, okulundan ayrılıp çalışmaya başladı. Bundan sonra eğitimini okul dışından tekmil etmeye çalıştı.   1918 yılında Delhi’ye giden Mevdûdî, burada çeşitli dergilerde yazılar yazmaya başladı. 1920 yılında yazmış bulunduğu yazısı dolayısıyla gazete kapandı. Bu yazısında sömürge yönetimini eleştirmişti. Bir süre sonra Cemiyet-i Ulema-i Hind tarafından neşredilen Müslim adlı gazetede editörlük yapmaya başladı. Burada yazdığı yazıları daha sonra kitap haline getirildi.   Yazılarında Müslümanların içinde bulunduğu sıkıntı ve zorlukları ele aldı. Bu arada, Hindularla Müslümanlar arasında meydana gelen çatışmalar fikir hayatı üzerinde büyük etkiler bıraktı. Bir ara, sömürge halinde olan memleketinin insanlarının Afganistan’a göç etmeleri gerektiğini savunan bir hareketin içinde yer aldı.   Mevdûdî, 1928 yılında Haydarabad’a döndü. Burada Tercümanü’l-Kur’ân adlı dergiyi çıkarmaya başladı. Muhammed İkbal’ın daveti üzerine, 1938 yılında Doğu Pencap’a gidip Darülislam’ın kuruluşunda görev aldı. Bu kurum, eğitim ve araştırma amaçlı olarak düşünülmüştü. Ancak, kendisi siyasi çalışmalar da yapmak isteyince diğer bazı kurucularla arasında ihtilaf çıktı. Bu ihtilaftan sonra buradan ayrılarak Lahor’a geçti.   Muhammed Ali Cinnah’ın öncüsü olduğu Hindistan Müslümanları Birliği’ne karşı mesafeli durdu. Ona göre, bu cemiyet İslâmi esaslara yeterince hassasiyet göstermemekteydi. Diğer taraftan İngiliz sömürgesinden kurtulma amacıyla mücadele veren Cemiyet-i Ulema-i Hind’e de karşı çıkmış ve milliyetçilik hususundaki tavrını eleştirmişti. Zamanın iki önemli birliği ile ters düştükten sonra, kendisi gibi düşünenleri bir araya toplayarak Ağustos 1941’de Cemaat-i İslâmî adlı teşkilatı kurdu.   Mevdûdî, 1947 yılında Pakistan’ın kurulmasından sonra Lahor’a yerleşti. Burada bulunan Cemaat-i İslâmî teşkilatının liderliğini yaptı. Bu tarihten sonra, Pakistan’da İslâm esaslarının geçerli olması için çalıştı. 1948 yılından itibaren radyo programları yaptı. Ayrıca, Lahor Hukuk Fakültesi’nde İslâm hukuku üzerinde konuşmalar yaptı. İslâm esaslarına ağırlık veren bir anayasanın uygulanması talebiyle bazı faaliyetlerde bulundu. Pakistan hükümetinin; Allah’ın iradesi ve emirlerine uyması, hukuk sisteminin İslâm hukukuna dayanması, İslâm hukukuna aykırı olan her şeyin hükümsüz hale getirilmesi gerektiğini savundu. Faaliyetleri hükümetin hoşuna gitmeyince araları açıldı. Hükümetin politikalarını eleştirmesi üzerine 1948 yılında tutuklandı. Kamuoyunun büyük tepkisi üzerine 1950 yılında serbest bırakıldı.   1951 yılında farklı fikirlere sahip olan gurupların temsilcilerini Karaçi’de toplayan Mevdûdî, İslâm devletinin ilkeleri konusunda anlaştıklarını ilan etti. İki yıl sonra benzer bir toplantı daha yaptı ve aynı yönde karar aldırdı. Diğer taraftan, 1 Ağustos 1951 tarihinde Hindistan’da toplanan bir ulema heyeti, Mevdûdî’nin kurmuş bulunduğu teşkilatla Müslümanları ayrı bir yola sevk ettiğine karar verdikleri gibi, yazdıkları kitap ve gazetelerde de aynı düşünceye yer verdiler. Pakistan’daki bazı alimler de benzer ifadelerle Mevdûdî’nin kitaplarının zararlı olduğunu bildirdiler.   Mevdûdî, Pakistan’da giderek yayılan Kadiyanilik hareketine karşı çıktı. Bu hareketin aleyhinde bir risale kaleme aldı. Pencap’ta bunlara karşı bir gösteri düzenledi. Gösteri ve yazılarıyla kışkırtıcı hareketlerde bulunduğu gerekçe gösterilerek askeri mahkeme tarafından tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Ancak, dünya çapında yapılan baskılar üzerine bu kez sivil bir mahkeme tarafından yargılandı. Cezası ömür boyu hapse çevrildi. Yüksek mahkeme ise beraatına hükmetti.   1956 yılı başından itibaren seri konferanslar vermeye başlayan Mevdûdî, daha çok İslâm Anayasası konulu konuşmalar yaptı. Bazı şehirleri dolaştı. Yaptığı konuşma ve düzenlediği konferanslarla, hukuki alanda bazı düzenlemelerin yapılmasında büyük etkisi oldu. 1958 yılında darbe yapan Eyüp Han anayasayı yürürlükten kaldırdığı gibi, siyasi partileri de kapattı. Bu arada Cemaat-i İslâmi’nin faaliyetlerine de son verildi.   Mevdûdî, Pakistan dışına da çıkarak Beyrut ve Şam’ı ziyaret etti. Buralarda İhvan-ı Müslimin’in ileri gelenleriyle görüşmelerde bulundu. Daha sonra Suudi Arabistan, Suriye, Ürdün ve Mısır’a da giderek seyahatlerde bulundu. Bir süre Suudi Arabistan’da üniversitenin kuruluş çalışmaları ve ilmi heyetinde bulundu. Siyasi faaliyetlere konan yasakların kaldırılması üzerine ülkesine döndü. 1963 yılında Lahor’da Cemaat-i İslâmi’nin toplantısı sırasında suikasta uğradı. Ancak, yara almadan kurtuldu. Darbe yönetimi tarafından hazırlanan anayasaya karşı çıkması üzerine 1964 yılında yeniden tutuklandı. Dokuz ay hapis yattıktan sonra serbest kaldı.   1970 yılında yapılan genel seçimlere partisi Cemaat-i İslâmi de katıldı. Ancak, bu seçimde milletvekili çıkarılamadı. Bir süre sonra sağlığının bozulması üzerine cemaatin liderliğini bıraktı. 1975 yılında Cemaatin siyasetten çekilmesini tavsiye ettiyse de şurada bu tavsiyesi kabul edilmedi. Daha sonraki dönemde Zülfikar Ali Butto’nun yönetimini şiddetle tenkit etti. Butto iktidarına karşı darbe yapan Ziyaülhak yönetimine destek verdi. Tedavi için gittiği Amerika’da 1979 yılında vefat etti. Cenazesi Pakistan’a getirilerek Lahor’daki evinin bahçesine defnedildi.   Mevdûdî ile ilgili Risale-i Nurda herhangi bir bilgi ve değerlendirme yer almamaktadır. Gerek Bediüzzaman ve gerekse talebeleri tarafından yazılan mektuplarda da ismi geçmemektedir. Sadece, Pakistan’dan mektup gönderen M. Sabir İhsanoğlu’nun bir mektubunda ismi geçmektedir; “…Nehru ve başka Hindûlar, Islâmiyetin düşmanıdırlar. Maalesef, Müslüman devletler bunu bilmiyorlar. Nehru, Keşmirli Müslümanları öldürtüyor. Said Nursî’ye gidip Hindli Müslümanlar hakkında söyle ki, kendi memleketinde buna karşı yazılsın. Said Nursî Hazretlerine burada çok hürmet vardır. Onu severiz, onun sıhhat ve uzun hayatı için duâ ederiz. İslâm dünyasında Said Nursî’nin eşi yoktur. Mısır’da bir Said el-Benna var idi, şehit edilmiştir; Yutmiz’de Ikbal var idi, vefât etmiştir; hâlen bir Mevdûdî var, başka büyük adamlar da vardır; lâkin Üstadımız gibi yoktur. Üstad, Islâm dünyasının cevheridir…”  (Tarihçe- Hayat, 1996, s. 622).   Eserleri   Mevdûdî, eserlerinin büyük bir kısmını Urduca dilinde yazmıştır. Bazı eserleri Türkçe’ye de çevrilmiştir. Türkçe’ye Tefhimü’l-Kur’ân Meali olarak çevrilen eserini Lahor’da yayımlamıştır. 1942 yılından itibaren yayımlamaya başlayıp 1972 yılında tamamladığı eseri Tercümanü’l-Kur’ân adını taşımaktadır. Eserinde surelerin nüzulü, dönemin şartları, İslâma dâvet sırasında karşılaşılan güçlükleri ele almıştır. Bu eser Türkçe’nin yanı sıra bir çok dilde tercüme edilerek neşredilmiştir. Bu iki eser Tefsir ve Hadis dalı ile ilgilidir. Bunların dışında Akaid dalında Diniyyat; Fıkıh dalında El-Cihad fi’l-İslâm; Siyaset ile ilgili olarak Türkî meyn İsaiyon ki Halet, İslâm ka Nazariye-i Siyasî; Eğitim dalında Talimat adlı eserlerinin yanı sıra muhtelif dallarda çok sayıda eser kaleme almıştır.    5/5/2006 Belirsizlikler İçinde Aranan Güven Duygusu Ebü’l-Alâ el-Mevdûdî (1903 - 1979) Hz. İsa Laik Miydi? - I   Enstitü Sayfası Arşivi - Tüm Başlıklar - Portreler - Mana-i Harfi   
  • bîpâyân Sonsuz, tükenmez. Halbuki, bu aczi bîpâyan, kusuru çok, hatası azîm Sabri, sahâif-i a'mâline baktığında çok kara ve mucib-i nefret görüyor. RNK-Barla Lâhikası/291
  • fâzıl fâdıl (a.s. ç. fuzalâ.) Fazîletli, fazilet sâhibi, erdemli, fâik, üstün. İlim ve irfanı üstün. Cennete girmek mahz-ı fazıldır.  RNK-İlk Dönem Eserleri/47
  • mütecerrid Tek kalmış, tek başına olan. Soyunan, tecerrüd eden, çıplak olan. Bekâr. Evli olmıyan. Tas: Dünya işlerinden vazgeçip Allah'a bağlanan. fakat fâni menfaatlerden mütecerrid, sırf nur-u Bâkî ile mütenevvir ve mütelezziz gavs-ı ferid makamında en ziyade bir mutemede ihtiyaç vardır.  RNK-Tarihçe-i Hayat/915
  • müntic (a.s. nitâc'dan.) Neticelenen, sonuca eren. Netice veren, neticelendiren. Sebep olan. İnşaallah, her ufukta, her kuturda böyle çalışması İslâmiyetin halâs-ı umumisini mucip ve müntic olacaktır.   RNK-Tarihçe-i Hayat/916
  • münkalib (a.s. kalb'den.) İnkilâb etmiş, başka bir hale dönmüş, dönüşmüş, hâl ve şekil değiştirmiş. Bunlar, bu eserleri şimdi mütalâa ve müzakere etmekle, tahsilleri az zamanda bazısının derhal husuliye münkalib olmaktadır. RNK-Tarihçe-i Hayat/916
  • incilâb Celbedilme, çekilme. Sürülüp götürülme. Çağrılma, üzerine gönderilme. Bunu yapan, onlardaki iman bağının, kedisinde mevcut bulunan nur-u aslînin, nur kaynağının merkez sıkletindeki cazibe kuvvetine incizap ve incilâbıdır.  RNK-Tarihçe-i Hayat/916