Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)

In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten

--------------------

Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.

Lektion lernen

  • sündüs Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri.     ve bahar mevsimi, hûri’l-în misilli birbiri üstüne giydiği sündüs-misâl hulleler ve yüz bin nakışlarla süslenmiş fıtrî libaslar ism-i Zâhirin mührünü;    
  • TEDVÎR Devrettirmek, döndürmek. Çevirmek. İdare etmek, yönetmek. Daire şekline sokmak. Edb: Bir mısradaki kelimelerin yerini değiştirmekle veznin ve mânanın bozulmamasıdır. Kur'an-ı Kerim kıraatında: Tahkik ile hadr ortasında bir okuma usulüdür. Her iki yönde meşru mübalâğayı bırakıp orta yolu tercih ederek okumaktır.   Bu kâinatın gayet muntazamca tedbir ve tedvîri bilmüşahede görünüyor
  • matbah Mutfak.       Evet, insanın, hususan acizlerin ve yavruların iaşeleri ve billıassa mide matbahından cesedin rızık isteyen azalarına,          
  • MÜŞEVVEŞ Karmakarışık, düzensiz, anlaşılmaz.        zerrattan tâ seyyârâta, ferşten tâ Arşa kadar hiçbir cihetle kusur ve noksan ve müşevveşiyet eseri görülmediğinden
  • 1-İHSÂS 2-İHSAS 3-İHSAS 4-İHSAS 1-Açık anlatmadan kapalıca bahsetme, hissettirme. 2-(Hisse. den) Pay ayırmak. Hisse vermek. * Azletmek. 3-Kandırmak, tergib, teşvik etmek. 4-Aşağılık işler yapma. * Cimrilik, pintilik, hasislik. Belki bir gururu ve bir enaniyeti ihsas eder fikriyle, beyan etmek bana pek nâhoştur. Fakat, madem ehl-i dünya evhamlı bir surette soruyorlar. Ben de derim ki:   RNK-Mektubat/102
  • MAHBÛB Muhabbet olunmuş, muhabbet edilen, sevilmiş, sevilen, sevgili. Erkek sevgili.         Muhabbetin şe’ni ifrattır. Mahbubunu makamından fazla görmek arzu ediyor. 
  • cânib Yan, yön, cihet, taraf.             semâ cânibinden yağmur yağdırarak, güneşten ziyâ serptirerek dünyayı şenlendirip, bizleri içine koymuştur anlar, başını tabiat bataklığından çıkarır,
  • tarfetü’l-ayn Göz yumup açmak. Göz kapağının bir kere açılıp kapanması kadar geçen kısa ân.       haşr-i âzam tarfetü’l-aynda vücuda gelebilir.        
  • ECSÂD Cesedler, bedenler. Cisimler. Tenler. Vücudlar. İhyaları, haşirleri, elbette kıyamette ecsâd-ı insaniyenin inşasına bir misâl değil belki binler misâldirler. 
  • EMVÂT (a.i. meyyit'in ç.) Ölüler, meyyitler.           âlem-i berzahta olan emvâtın, elbette dünyada muvakkat misafirler olup,
  • MÜDEBBİR Evvelden düşünüp işleri ona göre ayarlayan. Her şeyin evvelden tedbirini yapan, gören. İlmi ile her şeyin akibetini ihâta edip ona göre hikmetle iş yapan Allah (C.C.)       Şu acib âlemin elbette bir Müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir Mâliki, şu mükemmel şehrin bir Sahibi, şu musannâ sarayın bir Ustası vardır.
  • MÜRETTİB Tertiplenmiş, tertip edilmiş.         Evet, dünya dârü’l hikmet ve âhiret darü’l kudret olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla,
  • LEMHA Bir göz atmak. Şimşeğin bir defa çakışı.           Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhrette bir anda ve bir lemhada inşasına işareten, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan........ ferman eder.
  • NEZÂFET Temizlik.              Evet, nasıl ki bütün mahlûkatın tesbihatları ism-i Kuddûs’e bakar; öyle de, bütün nezafetlerini de Kuddûs ismi ister. 
  • tedrici Derece derece, yavaş yavaş.               O tohumlar ise tedricî tecrübelerle büyür ve neşvünema bulur.  
  • meşher Sergi, fuar. Teşhir yeri. Gösterme yeri.     Ve arıların meşher-i san’atı bir petek hüceyrat şehri, bir nar ve gülnardan intizamca geridir.
  • mâder Ana. Çocuğu doğuran. Ümm.     Ey insan! Rahm-ı maderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklarla besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir.  
  • sekene Sâkinler, kalanlar, oturanlar, meksûn olanlar. Bir yerde devamlı oturanlar.             Semâvâtta hüşyar nöbettarlar, mutî sekeneler var. 
  • TEKSİR Çoğaltma. Çok kırma. Parçalama.       Ve teksir makinesi binler nüshaları bu perde altında neşretti.
  • mukaddem (a.s. kıdem'den.) Zaman ve mekân cihetiyle daha evvel olan. Önde olan, önden giden, zaman bakımından önde olan, önceki. Önde bulunan. Değeri, kıymeti fazla olan, değerli, kıymetli, üstün. Makam ve mertebesi, derecesi önde, yüksek olan. Öncelik tanınan, öncelikli. İki taraflı şeyin birinci tarafı. Redif askerinin ayrıldığı iki kısımdan birincisi. Küçükten büyüğe sunulan, takdim edilen. Ve her harfinde, ondan tâ binler sevap bulunan Kur'ân'ın hıfzı ve kırâati her hizmete mukaddem ve müreccahtır.  RNK-Kastamonu Lâhikası/93
  • MÜNÂCÂT Duâ, yakarış. Allah'a yalvarmak. Allah'tan necat için dua. Yalvarmak için yazılan duâ veya manzume. Sürurlaşmak, neşelenmek   İşte, şu sırdandır ki, kalbin telefonuyla vâsıtasız münâcât eden bir velî der: Yani, "Kalbim benim Rabbimden haber veriyor." Demiyor, "Rabbü’l-âlemînden haber veriyor." Hem der: "Kalbim, Rabbimin aynasıdır, arşıdır." Demiyor, "Rabbü’l-âlemînin arşıdır." Çünkü, kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicabların nisbet-i ref’i derecesinde, mazhar-ı hitâb olabilir.
  • TESMİYE İsimlendirme. Ad verme. Besmele çekme.         Evet, balarısı, fıtratça ve vazifece öyle bir mucize-i kudrettir ki, koca Sûre-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. 
  • TEVSÎ Bollaştırma, genişletme.             devlet-i İslamiyeyi şarktan garba kadar tevsi ettirdi
  • zâbit (a.i. zabt'tan ç. zâbıtân.) Subay, askere kumanda eden rütbeli asker. mec. Tuttuğunu koparan, dediğini yaptıran. mec. İdare etme gücü olan. Ticaret gemilerinde geminin hareketini yöneten idareci.       Nasıl ki bir zabit, bin neferin tedbirini bir nefer gibi kolay yapar.      
  • şümûl Kaplamak. İhtivâ etmek. İçine almak. Hükmü altına almak.       Ki, yalnız bir Kudret-i âlemşümûldür yaptırır, zerreyi her nisbetiyle halk edip yerleştirir.
  • yakîn Hiç bir şekilde şüphe edilmeyecek derecede kesin olan ilim, bilgi.             Mâlûmdur ki, üç dört muhtelif yoldan gelenler, aynı bir hâdiseyi söyleseler, yakîni ifade eden tevâtür derecesinde o hâdisenin katî vukuuna delâlet eder.
  • ecrâm (Cirm. C.) Ruhsuz büyük varlıklar. Cansız cisimler. Cirmler. Yıldızlar. Kütleler. Gezegenler. (cirm)Vücud, ten, cüsse, hacim, büyüklük. Cansız cisim. Şimdi göğe bak, gök içinde hadsiz ecrâmdan yalnız kamere dikkat et.
  • MÜŞÂBEHET (şebeh ve şibih. den) Benzeme, benzeyiş.             Meleklerin çoban ve çiftçiler mesâbesinde olanlarının insanlara müşâbehetleri yoktur. 
  • PEYK Uydu. Bir şeye bağlı. Haber getirip götüren. Yeniçeri ocağında posta sınıfı.  
  • taallûk Bağlılık. Münasebet. Alâkalı oluş. Ait olma. Dünya alâkası. Sevme. (her seye taalluk eden bir ilim ile ve her seyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, senin ihata-i ilmine ve hikmetine delalet eder....) (siyasete taalluk eden hiçbir meseleye temas etmedigimi gösterebilirim .)    
  • CEVV Yer ile gök arası. Atmosfer. Gök boşluğu. Fezâ. Ev veya odanın içi:   Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş" diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar.
  • 1-ra'd 2-ra'd 3-rad' 1-Gök gürlemesi, gök gürültüsü.    Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı.    Tehdit etmek, korkutmak.    Kur'ân-ı Kerim'in 13. suresi. Medine'de nazil olmuştur. 43 âyettir. 2-Cömert, eli açık. Faziletli, erdemli, üstün, değerli. 3-Men'etmek, engel olmak.    Bırakmak, terk etmek.    Güzellik eseri.    Kına.
  • tavzif (a.i. vazf'dan.) Vazifelendirme, görevlendirme, işe alma, iş verme.           Belki vazifeleri, onları o vazifeyle tavzif eden ve o vazife içinde rahmetiyle bir lezzet derc eden Mün’im-i Kerîmin hesabına ve Fâtır-ı Zülcelâlin namına görüyorlar.  
  • tecessüm Cisim şekline girmek. Maddeleşmek. Göz önüne gelmek. Mücessem olup görünmek. Cisimleşmek.   Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin Elhamdülillâh kelimesi, Cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip, sana takdim edilir.
  • havl Güç, kuvvet; muhît, çevre, etraf, civar. Yıl, sene. Bir halden başka bir hale dönme. Tahavvül, inkılâb. Geçmek. Rücu etmek. Sıçramak. Hile.   Emir ve iradesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiçbir şey hiçbir şeye müdahâle edemez.  
  • MÜŞTEMİLÂT Bir şeyin içine aldığı şeyler, kapladığı şeyler. Eklentiler.         "Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır"
  • şuûnât (a.i. şuûn'un ç.) Hadiseler, olaylar, vakalar. İşler. Keyfiyetler, haller. Emirler, kasıtlar, talepler.  O, yaratıklarındaki aynaları ve şuûnâtı büyük olandır. 
  • FÂTIR Benzersiz ve harika şeyleri yaratan, her şeyi farklı fıtratlarda yaratan Allah (c.c.). Yaratan, yaratıcı, Hâlık, Allah. Kur'ân'ı Kerîm'in 35. suresi. "Melâike" suresi de denilir. Mekke'de nazil olmuştur. 45 âyettir. hadsiz seyircilerinden Fâtırına hadsiz medh ü senâlar ettiriyor. Ve öyle de hadsiz nimetlerle süslendirmiş ki, semâ ve zemin bütün nimetlerin ve nimet-dîdelerin lisanlarıyla o Fâtır-ı Rahmân'ına   RNK-Sözler/575
  • MAHDUT Sınırlandırılmış. Sınırlanmış, çevrilmiş. Az sayılı. Hududlanmış.     "Mahdut bir hayatta mahdut günahlara mukâbil hadsiz bir azap ve nihayetsiz bir Cehennem nasıl adâlet olur?" 
  • MÜTENEVVÎ Çeşit çeşit; çeşitli.             Hem, gayet mütenevvi’ ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidadlar, yine cismâniyettedir.    
  • TAHAVVÜL (Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.       Ciddiyet ise, saadet-i ebediyenin gelmesiyle olur; yoksa bu varlık adem sayılır ve herşey abesiyete tehavvül eder.    
  • temeyyüz Benzerlerinden farklı ve üstün olma. Diğerleri arasından kendini gösterme, sivrilme, seçilme.       Hem, Üstadımız gayet mütevazidir; tefevvuk ve temeyyüz dairelerinden, şöhret sevdalarından ziyadesiyle sakınırlar.
  • münâvebe Nöbetle iş görmek, nöbetleşmek.           Öyle de, şu mevcudat-ı seyyaredeki hayat ve mevtin değişmeleri ve münavebeleri, bir Hayy-ı Bâkînin beka ve devamına şehadet ederler. 
  • UMÛR (a.i. emr'in ç.) Emirler. İşler. Hususlar. Maddeler. Mühim işler. Önem verme, aldırma, mühimseme.   Demek, ona lâyık, dâimî, müstekar, zevâlsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umurlar üzerinde duruyor.  
  • MAKARR Karargâh, oturulan, karar kılınan yer, mesken. Merkez, ocak. Pâyitaht, başkent, başşehir.           (Padişahımızın makarr-ı saltanatına gidip...)                
  • iddihar Biriktirme, toplama, yığma. Saklama. Daha yüksek fiyatla satmak üzere zahire toplama, stokçuluk.     o hayatın bekàsına ve inkişafına lâzım maddî, mânevî gıdâları yetiştiriyor ve kısmen bedeninde iddihar ediyor.       
  • ihzarât Hazırlıklar, hazırlanmalar.       Hem, yeni baharda gelecek mahlûkata yer boşaltmak için tefrîgattır ve yeni vazifedarlar gelip konacak ve vazifedar mevcudâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzârâttır.          
  • tahmîd (a.i. hamd'den. ç. tahmîdât.) Hamdetme, şükretme. El-hamdülillah deme, bütün övgünün ve hamdin yalnız Allah'a ait olduğunu söyleme.         "Sabreyle. Başına gelen kaza-i Rabbaniyeye teslim ol. Sen inayet gözü altındasın; merak etme. Gecelerde tesbihat ve tahmîdata devam eyle."
  • tefrîş (a.i. ferş'ten. ç. tefrîşât.) Serme, yayma, döşeme. Ev eşyasını düzenleme.  Elbette bu gezdiğimiz bâki ve mükemmel salonlar ve bu salonların arkalarında tefriş ve tezyin edilmiş olan saraylar ve menzilller, O merkebin bir kulağı, yani diğer başı cennet gibi tefriş edilmiş; tâbi olanları oraya oturtur.  
  • cenub Güney. Denizin orta ve cenubu tarafından yüze yüze sahile gelen bir genç, omuzundaki bir sabanı sahile çıkardı.  RNK-Lem'alar/463