Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)
In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten
--------------------
Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.
- mazarrât-ı mevhûme Gerçeği bilinmeyen, ihtimal ve hayal dâhilindeki zararlar. Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı mevhume için feda edilmez. Sana lâzım hareket; netice Allah’ındır.
- vehhâm (a.i. vehm'den.) Çok şüphe ve vesvese eden, çok kuruntulu; vehimli, kuruntulu. Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı mevhume için feda edilmez. Sana lâzım hareket; netice Allah’ındır.
- 1-Hâif 2-Hâif 1-(Havf. dan) Korkan, korkmuş olan, korkak, ödlek. 2-Gadir eden, azarlayan. Zulmeden. Ey hâif ve hem zaif! Havf ve za’fın beyhude, hem senin aleyhinde tesirât-ı haricî teşcî eder, celb eder.
- ağdiye (Gada ve Gıda. C.) Yenip içilecek gıdalar. Taaddüdü hak olur; hak da taaddüt eder. Hâcat ve ağdiyenin tenevvüü hak olur; hak da tenevvü eder.
- Ehakk Daha haklı, pek haklı. Daha doğrusu. En hakiki. Daha layık, pek müstahak. Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilâfı çıkarmaEy talib-i hakikat! Madem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.
- Hüve-l Ahsen Sadece ve yalnız en güzel O'dur. o en güzeldir Hüve’l-hakku yerine hüve hakkun olmalı; hüve’l-hasen yerine hüve’l-ahsen olmalı.
- Hüve-l Hasen Sadece, yalnız o güzeldir. sadece o güzeldir Hüve’l-hakku yerine hüve hakkun olmalı; hüve’l-hasen yerine hüve’l-ahsen olmalı.
- Selm (Bak: Silm) Barış, sulh. İtaat. Tek kulplu kova. İslâmiyet, selm ve müsalemettir; dahilde nizâ ve husumet istemez
- taassub (a.i. asab'dan.) Aşırı bağlılık, aşırı taraftarlık, fanatizm. Bir şeye veya kimseye taraftar olma. Körü körüne bağlılık, batılda ısrar etme. Kendi din ve milliyetini çok üstün tutarak başka din ve milliyetten olanlara kin, nefret ve düşmanlık gösterme. Yakınlarına, milletine yapılan zulümlere karşı çıkma. Haksız yere husumet etme. Bir düşünüşe, bir inanışa körü körüne bağlanıp ondan başkasını düşünmemek hâli. Mezhebinin hududu tayinini bırakır temayül-ü mîzaca. Taassub-u mezhebî tâmime sebep olur.
- Hüve Hakk(un) O da haktır. O da bir haktır. Hüve’l-hakku yerine hüve hakkun olmalı; hüve’l-hasen yerine hüve’l-ahsen olmalı.
- Hüve-l Hakku Hak sadece O'dur. sadece o haktır Hüve’l-hakku yerine hüve hakkun olmalı; hüve’l-hasen yerine hüve’l-ahsen olmalı.
- 1-nizâ' (a.i. nez'den.) 2-niza 1-Çekişme, ağız dalaşı. Kavga. Anlaşmazlık, ihtilâf. 2-Cima etmek. Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ ondan çıkıyor.
- 1-Dârr 2-Darr 3-Darr 1-Zarar, ziyan. 2-Zararlı, zararı olan. 3-Süt, leben. Nüzul. Hayır ve amel çokluğu. Hüsnün içinde kubhu, nef’in içinde dârrı, nimet içinde nıkmet, nurun içinde nârı, bilir misin ki sırrı?
- cem-i ezdad Zıtların birleşmesi. İki zıddın bir arada bulunması. Birbirine zıd şeylerin bir arada bulunması. Birbirine zıt olan şeyleri bir araya toplama. İcad ve cem-i ezdadda büyük bir hikmet var; kudret elinde şems ve zerre birdir
- TAHALLÜL-Ü BURÛDET Buzlanmanın çözülmesi. Buzun erimesi. Hararette merâtip, ona olmuştur sebep tahallül-ü burudet. Hüsündeki derecat kubhun tedahülüdür; sebep, illet oluyor.
- lümey'a Küçük pırıltı. Küçük ışıkcık. Parıltıcık. O feyz-i tecellînin küçücük bir aksidir o katre-misal güneş. Eder mücellâ camını o lümey’a zücâce dürri-misal parlıyor,
-
- medyun Borçlu. Vereceği bulunan. Ziya zulmete borçlu; lezzet eleme medyun; sıhhat marazsız olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tâzip etmez. Zemherirsiz olmuyor;
- mücella Parlak, Cilâlı. Cilâlanmış. O feyz-i tecellînin küçücük bir aksidir o katre-misal güneş. Eder mücellâ camını o lümey’a zücâce dürri-misal parlıyor,
- zücâc Cam, şişe, sırça. O feyz-i tecellînin küçücük bir aksidir o katre-misal güneş. Eder mücellâ camını o lümey’a zücâce dürri-misal parlıyor,
- çin-i cebin Alın buruşuğu. Alın kırışığı. Denizin geniş yüzü gösterdiği güneşi, çîn-i cebînindeki katreler de gösterir; şebnemin küçük gözü yıldız gibi parlıyor.
- şebnem f. Çiğ. Rutubet. Gece nemi. Neda. O şebnem-misal yıldız lâtif gözü içinde, bir yer yapar lem’aya, lem’a olur bir siraç, gözü olur zücâce, misbâhı nurlanıyor.
- Naşie Delil. Zuhur. Gündüz veya gecenin evvelki saati. Uykudan sonra kalkmak hali ve uyanık olduğumuz hal. Kudret-i ezeliye, Zât-ı Akdese lâzıme-i zaruriye, nâşie-i zâtiyedir.
- zarûre-i nâşie Birşeyin kendisinde bulunması gerekli olup, ondan ayrılması mümkün olmayan özellikler. Bulunması zarurî olan. O Zât-ı Ezelîye hem zarure-i nâşie; onda zıddı olamaz, acz tahallül edemez, onda merâtip olamaz. Herşeye nisbeti bir; hiçbir şey ağır olmuyor.
- Zî-hassa-i Meşhure Meşhur özellik sahibi. Meşhur hususiyet sâhibi. Ey zîhassa-i meşhure, taayyünle zulmetme. Ger perde-i hafânın altında sen kalırsan, ihvânına verirsin ihsan ve bereketi.
- bîhuş Şaşkın, sersem, bunak. Deli, akılsız. Hem ağıza girmeden, hem boğazdan geçtikten, müsâvi bir olurlar. Yalnız ağızda, o da kaç saniyede, bîhûşe verir nûşe.
- tahassüs (ç. tahassüsât.) (hiss'den) Hislenme, duygulanma. İyi bir haber duyup memnun olma. Casuslamak. Aratmak. Allah’ın rahmet ve gazabından fazla tahassüs hatadır
- tebzîr (a.i. bezr'den. ç. tebzîrât.) Boş yere malını sarfetme, har vurup harman savurma, israf. Serpme, dağıtma, tohumu saçıp dağıtma. İsrafın en sefîhi, tebzîrin en sakîmi, bir tarzdır bir çeşidi. Heves etme bu işe.
- kable'l-vücûd Vücuda gelmeden önce, var olmadan evvel. AŞİYE İktisat Risalesinin çekirdeğidir. Belki on sahife olan İktisat Risalesini kable’l-vücut on satırda okumuş.
- nûş f. İçen, içici. Tatlı şerbet gibi içilecek şey. Zevk ve safâ. Tatlı; bal. İçki, işret. İksir. İçme. Onun tesiri menfi, müsbet değil. Vazife yalnız kapıcıyı taltif ve memnun etmek. Nûş verirsin o bîhûşa.
- telzîz (a.i. lezzet'ten.) Lezzet verme. Tatlandırma. Lezzetlendirme. İnâyet tarafından mâdem buna memurdur; zevkle baştan çıkarma, hem telzîz ile aldatma.
- zemîme Beğenilmeyen kötü hal ve hareket. Zemmedilmeye, yerilmeye lâyık şey, kötü hal ve davranış. Öyle ise işi bırak o Âdil-i Rahîme. Fazla şefkat elemdir; fazla gazap zemîme.
- şey’en şey’en ŞEY`EN FEŞEY`EN yavaş yavaş, derece derece, azar azar. Şey’en şey’en üzülmek ve hem de teselli vermez; sen de rahat etmezsin.
-
- berhemzened Beraber çarpıyor, birbirine çarpıyor, birlikte çalışıyor. Gedâ beraber. Hem bâhemdir bir dinar ve bir dirhem o lezzet, berhem-zened. Eleme olur merhem.
- tehyîc (ç. tehyîcât.) a.i. heyecân'dan. Heyecanlandırma. Coşturma. Ayağa kaldırma. Taamları muhtelif ziynetlerle süsletmiş. Hevâî gönülleri avutup, lâkaytları tehyic ile cezb etmiş.
- gedâ (f.s. ç. gedâyân.) Fakir. Kimsesiz. Dilenci. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fani olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve baki ve sonsuz uhrevi hayata sarf etmek lazımdır ki, dünyada paşa, ahirette geda olmasın!
- Mürtezik (Rızık. dan) Rızıklanmış, rızık bulmuş, rızıklanan. Mürtezik hayvanlara zevk ve rüyet ve şemm, birer âlet vermiş.
- filcümle Hepsi. bütünü. Ezcümle, sözün kısası, nihayet, sonunda, hülasa-i kelâm. Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tena’uma ihtiyar bir derece var idi.
- Güvah f. Şahit. Gören. Bilen. Tanıyan. Bakarsan kâinata, daire-i fünunun daire-i cehl olur. Biçare hakikatler, kıymetsiz eller kıymetsiz eder. Çoktur bunun güvahı.
- Sevad-ı A'zam Büyük şehir. Mekke-i Mükerreme. İnsanların ekseriyeti. Müslümanların çoğunluğunun görüşü. Sevâd-ı âzam, hem ekseriyet-i mâsumun maişeti basittir.
- 1-Mâh (Meh) f. 2-Mâh 1-Gökteki ay. Kamer. Senenin onikide birisi. 2-Mahveden. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bazı kitablarda geçen bir ismidir. Nübüvvet ve risaletinin nuru, küfür karanlıklarını mahvettiğinden bu isim verilmiştir. Geçmeyen akçe, para vs. Rezil, alçak. Tetkik dahi tefekkür. Yani, ger harfî nazarla, hem san’at noktasında “Ne güzeldir” yerine “Ne güzel yapmış Sâni; nasıl yapmış o mâhî!”
- tereffüh (a.i. refâh'tan.) Refaha erme, rahata kavuşma, bolluk ve rahatlık içinde yaşama. Bin kere müreccahtır, ekalliyet-i müsrife, ya bir kısım sefihe tagaddîde tereffüh noktasında benzemek.
- isti'zâm Büyük tutma, büyük tanıma. Gururlanma, kibirlenme. Hakikatte küçük olan bir şeyi büyük gösterme. Dereceyi görerek Allah’a çok şükür et. Yoksa istizamla ürkersen, “of, of”la üflersen, o da aksine şişer.
- tâlih Faydasız, yaramaz, işe yaramaz. Baht, kader. şans, kısmet. (bkz. tâli'.) Kâh dev, kâh melek, kâh salih, kâh talih.
- tetâvül (a.i. tûl'den. ç. tetâvülât.) Uzun olma, uzama, uzanma. Musallat olma. Zulmetme, zulüm. tıp. Ağrıları dindirmek için yapılan sinirleri uzatma ameliyatı. Ger pencere kamet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek,
- himmet (a.i. ç. himem.) Çalışma, çabalama, gayret gösterme, emek sarfetme. Cehd, gayret. Yardım, ihsan, lütuf. Mukaddesatı koruma, kollama ve yüceltmede, Allah rızasına yönelik, kalp isteği ile gösterilen ciddi gayret. Mânevî yardım, ermiş bir kimsenin mânevî yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi. Kasıt, niyet, azm.Tabiî şevk ve meyil ve heves. Belki onların bana dua ile, mânevî yardımla, hattâ himmetle muavenet etmeleri lâzımdır.
- dûnhimmet Gayretsiz, himmetsiz. Mevcut mala iktifâ, mergub kanaat değil, belki dûn-himmetliktir. Misaller daha çoktur.
- hamiyet Gayret. İnsanda bulunan din, millet, bayrak, vatan gibi mukaddes değerler ile kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti. Millî onur ve haysiyet. es. Taassup, gurur, kibir. Nâmustan gelen gayretle utanma veya kızma. İstinkâf etmek. Mütekellim-i vahde olsa eğer bir zâtta, müsamaha hamiyet, fedakârlık bir haslet, bir amel-i salihtir.
- Tefviz Bir işi bir kimseye ihale ve sipariş etme. İşini Allah'a (C.C.) havâle etme. Sipariş ve ihâle etme. Dağıtım. Bir malın tasarrufunu bir bedel karşılığında bir kimsenin üstüne bırakma. tas. İşlerini Allah'a bırakma, herşeyi O'ndan bekleme. Tertib-i mebâdide tevekkül, tembelliktir. Terettüb-ü netice noktasındaki tefviz, tevekkül-ü şer’îdir.
- tertîb-i mebâdî Bir iş için başlangıçta gerekli şartların yerine getirilmesi. Tertib-i mebâdide tevekkül, tembelliktir. Terettüb-ü netice noktasındaki tefviz, tevekkül-ü şer’îdir.
- Ulü-l Emr Müslümanları şeriat nâmına idare eden (Halife, kadı, İslâm reisi, pâdişah, sultan, reis-i cumhur, reis, müdür gibi) zâtlar.
-
