Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)

In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten

--------------------

Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.

Lektion lernen

  • şarık Parlayan. Çıkan, tulu' eden.          Hem şârık ki, sur sûreler şâhik, her kelime bir melek-i nâtık ki, .
  • yemîn (a.s. ç. eymân.) Sağ, sağ taraf; meymenetli, uğurlu kimseler, amel defterini sağdan alanlar, sağın adamları, sağcılar. Sağ el. huk. And, kasem; bir iddiayı kuvvetlendirmek için Allah adını anma, Allah'ı şahit tutma. Sözü Allah'ı (C.C.) zikrederek kuvvetlendirmek. Kasem. Mübarek.     Yemîn olan şimalinde eder vicdanı istişhad.
  • NİZÂM-I KEVN Mevcudatın, kâinatın düzeni. Bütün mevcudatın, varlıkların, yaratılmışların düzeni; kâinatın nizamı.           Birinci dürrü: tevhid-i rububiyet. Evet, nizam-ı kevn lisanı der ki:  لاَ خَالِقَ اِلاَّ هُوَ  
  • bîiştibah Şeksiz, şüphesiz.           Dördüncü:  لَمْ يَلِدْ dir. Bir tevhid-i celâli müstetirdir. Envâ-ı şirki reddeder, küfrü keser bîiştibah.     
  • Dürr (Dürdâne, dürre) f. İnci. İnci tanesi.         İkinci dürrü: tevhid-i kayyûmiyet. Evet, serâser kâinatta, vücut ve hem bekâda, müessire ihtiyaç lisanı der ki:  لاَ قَيُّومَ اِلاَّ هُوَ          
  • Gümrah f. Yolunu şaşırmış. Doğru yoldan sapmış. Bol, gür.           Veled fikri, tevellüd küfrünü  لَمْreddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserisi gümrah.          
  • Gâh Bâ-gâh f. Zaman zaman.           Ki İsâ (a.s.), ya Üzeyr’in, ya melâik, ya ukûlün tevellüd şirki meydan alıyor nev-i beşerde gâh bâ-gâh.       
  • penâh Sığınma. Sığınacak yer, sığınak, melce. Dayanılacak nokta. Hami, koruyucu.     Şu halde, ne şeref-bahş bir taht-ı alidir ki; mazlumlara melce’ ve penah, zalimlere de hüsran ve tebah oluyor.  Yâni, ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinata penah.  
  • Nakş-ı Kilkî Kalemle yapılan nakış. Bir kalem ya da kamışın ucuyla yapılan nakış, süsleme.         Nakş-ı kilkî, ayn-ı kudret; hilkatin her noktasında bizzarure reddeder vesaitin vücudu    
  • lebbeyk-zen f. Lebbeyk diye söyleyen. Emre hâzır olan. Râzı olan.         Her nereden gelirse gelsin, nidâ-i hâcete lebbeyk-zendir; sırr-ı tevhid namına etrafı görüştürür.     
  • BİLİMTİSAL Uyarak,örnek alarak. Misal, örnek, benzer göstererek.       O i’câza karşı nihayet acz ile bil’imtisalEderek secde ki:سُبْحَانَكَ لاَ قُدْرَةَ فِينَا رَبَّـنَا اَنْتَ الْقَدِيرُ اْلاَزَلِىُّ ذُوالْجَلاَلِ                    
  • EMR-İ BÎEMANÎ Mutlak itaat isteyen ve dediğini yaptıran emir.               İçindeki inbisat meyli der: “Genişlen, bana lâzım fazla yer.” Bir emr-i bîemânî...         
  • ekvan (a.i. kevn'in ç.)  Varlıklar, âlemler, dünyalar, olmalar, huduslar, vukûlar.         O demiri parçalar. Şu meyelânlar bütün birer emr-i tekvinî, birer hükm-ü Yezdânî,Birer fıtrî şeriat, birer cilve-i irade. İrade-i İlâhî, idare-i ekvânî,                           
  • Yezdan f. Cenab-ı Hak. Allah, Hüdâ. (Mecusilerce): Hayırları yaratan hayır ilâhı dedikleri mevhum mâbud. Zerdüştlerde hayır ilâhı.         O demiri parçalar. Şu meyelânlar bütün birer emr-i tekvinî, birer hükm-ü Yezdânî,Birer fıtrî şeriat, birer cilve-i irade. İrade-i İlâhî, idare-i ekvânî,
  • Nümüvv Bereketlenip artmak. (Canlılarda) büyümek, yetişmek, gelişmek.           Meyl-i nümüv der: “Ben sünbüllenip meyvedar...” Doğru çıkar beyanı.          
  • ya'sub Arı beyi. Emir, bey, reis. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir atının ismi. Atın alnındaki beyazlık. Bir nevi kuş. (Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret-i Ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz. M.)       Karıncayı emirsiz, arıyı yâsupsuz bırakmayan kudret-i ezeliye, elbette,Beşeri de bırakmaz şeriatsiz, nebîsiz. Sırr-ı nizam-ı âlem böyle ister elbette.            
  • -meâb (a.i. iyâb'dan.) 1-Geri dönülecek yer. Sığınılacak yer. Melce.    Sığınılacak yer. (şevket-meâb: şevketin sığındığı vücut; padişah.) 2-Ayıp yeri. Ayıp.         Bir Vâcibü’l-Vücuda, Sahib-i Celâl ve Cemâl, şu fıtrat-ı zîşuur kat’î şehadet-meab.              
  • 1-innî (a.s. inn'den.) 2-inni 1-Deneme ile elde edilen, olaylardan çıkarılan.    Tecrübe ile edinilen, olaylardan çıkarılan netice. 2-Şüphesizlik ve kat'iyyet ifade eden "inne" ile mütekellim zamirinin               birleşmesidir. Türkçede karşılığını "muhakkak ben" diyesöyleyebiliriz.       Birincisi, sânîye bir burhan-ı lümmîdir. İkincisi, evvele bir burhan-ı innîdir.   
  • Bürhan-ı İnnî Hâdiselerden kanunlarına, neticelerden sebeblerine ve eserden müessire olan delil. Dumanın ateşe delil olması gibi. eserden müessire, yani eseri yapana, olaylardan kanuna ulaştıran delil, tümdengelim         Kelime-i şehadet: Vardır iki kelâmı. Birbirine şahittir, hem delil ve burhandır.Birincisi, sânîye bir burhan-ı lümmîdir. İkincisi, evvele bir burhan-ı innîdir.  
  • BÜRHÂN-I LİMMÎ Kanunlardan hadiselere, sebeplerden neticelere, müessirden esere gitme usûl ve delilleri. müessirden esere, yani eseri yapandan esere, kanundan olaylara ulaştıran delil, tümevarım       Kelime-i şehadet: Vardır iki kelâmı. Birbirine şahittir, hem delil ve burhandır.Birincisi, sânîye bir burhan-ı lümmîdir. İkincisi, evvele bir burhan-ı innîdir.
  • âlem-i emr Cenâb-ı Hakk'ın değişmeyen sabit hakikatler şeklinde devam eden kanunları âlemi. Sâdece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem. Yaradılışa ait kanunlar âlemi.         Sabit ve hem daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi hem âlem-i emir, hem irade vas-fından gelir.                  
  • ıstıfa Bir şeyi ıslâh edip sâfileştirmek. Bir şeyin iyisini seçip ayıklamak. Seçmek. Ayıklamak.         Nasrâniyet intıfâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâma karşı teslim olup terk-i silâh edecek.      
  • mukavves (Kavs. den) Yay gibi bükülmüş ve eğri olan. Kavis teşkil etmiş, bükülü.           O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş kamer nerede? Ger anladın şu remzi,
  • PURUTLUK Protestanlık. Papayı ruhanî lider olarak tanımayan Hıristiyanlar.             Mükerreren yırtıldı, Purutluğa tâ geldi, Purutlukta görmedi ona salâh verecek.      
  • takavvüs (a.i. kavs'den.) Kavislenme, yay gibi olma.           Zevâlî bir ihtiyar yemin etti ki, “Gördüm.” Halbuki gördüğü, kirpiğinin takavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.      
  • Îd Bayram günü. Bayram. (Gidip tekrar gelen, bir kimsede âdet olup alışılan şey. Bayram tekrar geldiği için îd denilmiştir. L.R.)           Meşhurdur ki, îdin hilâline bakardı cemaat-i kesire. Kimse birşey görmedi.          
  • eşeff Çok parlak. Daha şeffaf. Işığı daha iyi geçiren. Suyu kendine çok fazla çeken.           Kudret-i Zülcelâlin pek çoktur mir’atları. Herbiri ötekinden daha eşeff ve eltaf pencereler açıyor bir âlem-i misale. 
  • 1-eltaf 2-eltâf 1-(lâtif'den.) Daha latif, en lâtif, pek güzel, hoş (olan). 2-(a.i. lutf'un ç.) Lütuflar, iyi muâmeleler, iyilikler, iyilikseverlikler,                      nezâketler.           Herbiri ötekinden daha eşeff ve eltaf pencereler açıyor bir âlem-i misale.      
  • Fer'î (Fer'iyye) Esasa âit olmayan. Asılla ilgili olmayıp, fer'e mensup olan, ayrıntılı. İkinci derecede olan, kısmî. Teferruat, ayrıntı. Şube, dal.       İçtihadî, hilâfî, fer’î olan mesâil, yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altının sahibi                              
  • 1-Mubtıl 2-Mubtal 1-İptal eden. 2-İptal edilmiş.           Mubtıl, bâtılı hak nazarıyla alır.
  • yed (a.i. ç. eyâdi, eydi, yûdi.) El. Mc: Kuvvet, kudret, güç. Yardım. Vasıta. Mülk.       Her nimetin altında bir yed-i muhsin görür, şükran ile öptürür.           
  • 1-Haylulet 2-Haylulet 1-Kibir.    Taazzum. Gurur.    Su-i zan.    Korkmak. Tevehhüm etmek. 2-Yolu kapamak.    Araya girme. İki şey arasına girip hicab olmak.     Medar-ı şems ve kamer tekatu noktaları olan re’s ve zenebde arzın haylûletiyle, bir emr-i İlâhiyle münhasif olur kamer.         
  • müterakim Teraküm etmiş, birikmiş, yığılmış.             O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı.   
  • re’s ve zeneb baş ve kuyruk             Medar-ı şems ve kamer tekatu noktaları olan re’s ve zenebde arzın haylûletiyle, bir emr-i İlâhiyle münhasif olur kamer.
  • tekâtu' (a.i. kat'den.) Kesme, kesişme, çatışma. İki çizginin birbirini kesip geçmesi.           Medar-ı şems ve kamer tekatu noktaları olan re’s ve zenebde arzın haylûletiyle, bir emr-i İlâhiyle münhasif olur kamer.                    
  • yakaza Uyanıklık. Uyanık, şuurlu ve dikkatli bir vaziyette. Uyku ile uyanıklık arası.           Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rüyadır.Rüya bir nevi yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said Nursî.      
  • Iztırar Çâresiz olmak. Mecburiyet. İhtiyaç.           Biri müsbet ve ihtiyarî; biri menfi, ıztırarî. Bütün âlâm, mesâib, a’mâl-i salihadır; lâkin menfidir, ıztırarî. Hadis teselli verdi.          
  • buhl Cimrilik, pintilik, el sıkılığı, bahillik, tamahkârlık.             Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti.           
  • Nasreddin Hoca (Mi: 1208 -1284) Mizahlı, güldürücü sözleri ile meşhur bir zâttır. Akşehir, Sivrihisar Medreselerinde okumuş, Selçuklular zamanında yaşamıştır.
  • gâret Yağma, çapul, ganimet. Kapışma, soyma. Düşman ülkesine yapılan hücum, akın. Göbek.       Ezcümle, bâzı cezâ-i sezâsını hazmetmeyen, bir kısım da başkasının etini yemekten dişi çıkarılan ve bâzı bir meşhur bektâşi gibi mânâ verenler, yol üzerine çıkıp, gasp ve gâret ediyorlar.  Rüstem-i Sistanî, onun hayal-i şanı garet etti bir asır mefâhir-i İran’ı.Gasb ve garetle şişti o namdar hayali, hurâfâta karıştı, attı nev-i insanı.      
  • temessük (a.i. mesk'den. ç. temessükât.) Tutunma. Sarılma. Sıkıca tutma. Hüccet ve delil izhar etme. Borç senedi. Tapu senedi. Yazılı belge.     Hem tarih şahittir ki, ehl-i İslâm ne vakit dinine tam temessük etmişse, o zamana nispeten terakki etmiş; ne vakit salâbeti terk etmişse, tedennî etmiş. Hıristiyanlık ise bilâkistir. Bu da mühim bir fark-ı esasîden neş’et etmiş.      
  • tinnîn Büyük yılan, ejderha. ast. Ejderha burcu. ast. Gökte yedi burç boyunca uzanan hafif beyazlık. ast. Samanyolu.     İki kavs-ı mevhûme tinnîneyn yad edilmiş, hayalî bir teşbihle isim müsemmâ olmuş. Tinnîn ise yılandır.  
  • 1-Müstebid 2-Müsteb'id 1-Diktatör, zulüm ve baskı yapan. Başkasının hukukunu elinden alan.    Başlı başına, müstakil olan. Emri altındakilere söz ve hürriyet hakkı            tanımayan, istibdat yapan. Despot. 2-Uzak farzeden, uzak gören, uzak sayan. Uzaklaşmış.       Üstadımız manen ve maddeten Demokrat Partiye yardım için talebelerini hafifçe teşvik etmişti. Bunu, Halk Partisinin muannid müstebitleri anladıkları için manasız bahane ile habbeyi kubbe yaparak bu muameleyi yaptılar.   Şöhret bir müstebittir; sahibine mal eder başkasının malını.  
  • 1-TENÂSÎ 2-TENASİ 1-Unutmak, unutmuş gibi görünmek, kendini unutmuş göstermek. 2-Birbirinin nâsıyesine yapışmak. * Birbiri karşısına düşmek.           Bir gàye-i hayal olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenâsi edilse; elbette zihinler enelere dönerler, etrafında gezerler.      
  • istiâze (a.i. iyâz'dan.) "Euzü besmele" okuyarak Allah'a sığınmak. Sığınma, bağlanma, güvenme. Eûzübillâhimineşşeytânirracîm veya Neûzübillâh (kovulmuş, lanetlenmiş şeytandan Allah'a sığınırım) diyerek Allah'ın korumasına ve yardımına sığınma.         Siyaset, efkârın âleminde bir şeytandır; istiâze edilmeli.  
  • Came f. Evde giyilen bol elbise. Elbise, çamaşır. Sevb, libas.         Dalâlet vehmidir, mevti dehşetlendirir. Mevt, tebdil-i câmedir, ya tahvil-i mekândır. Sicinden bostana çıkar.  
  • âlem-i yakaza Uyanıklık âlemi.             Onu müferrah etmez; belki teessüf eder. Öbürüsü biliyor ki âlem-i yakazadır; hakikî lezzet alır, ona hakikî olur.    
  • sicin sicn (a.i. ç. sücûn.) Hapishane, cezâevi, zindan.             Dalâlet vehmidir, mevti dehşetlendirir. Mevt, tebdil-i câmedir, ya tahvil-i mekândır. Sicinden bostana çıkar.          
  • irâka-i dem Kan akıtma, kan dökme.             Şahs-ı vahid hakkını kendi feda ediyor; lâkin feda edilmez, hattâ umum insana. Onun iptal-i hakkı, hem iraka-i demi,           
  • mazârr (a.i. mazarrat'ın ç.) Zararlar, ziyanlar.           Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı mevhume için feda edilmez. Sana lâzım hareket; netice Allah’ındır.