Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)
In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten
--------------------
Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.
- 1-İSTİKRÂ 2-İSTİKRA' 1-Etraflı bilgilerden umumî bir netice çıkarmak. Gezme, dolaşma. Bir şeyin peşine düşüp iyice araştırma, etraflı bilgi edinme. fel. Tümevarım. 2-Kiralamak, kiraya vermek. Akıl ve hikmet ve istikrâ ve tecrübenin şehadetleriyle sabit olan hilkat-i mevcudattaki adem-i abesiyet ve adem-i israf, saadet-i ebediyeye işaret eder.
- mükâbere (Kibr. den) Kendi sözünün haksızlığını ve karşısındakinin doğruluğunu bildiği hâlde kabul etmemek ve nizâ çıkarmak, kavga etmek. Kendini büyük görmek. Çünkü, saadet-i ebediye olmazsa, şu kâinatta bilbedâhe sabit olan hikmetleri, faideleri mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir.
- subh (a.i. ç. esbâh.) Sabah, sabah vakti. Tan vakti. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra subh-u kıyamet o destgâhtan, o saat-i uzmâdan çıkacağını remzen haber veriyorlar.
- incirar Çekilip uzanma, çekilme, bir neticeye doğru çekilerek sona erme. Eğer firak-ı ebedî ve hicrân-ı lâyezâlîye, hayat-ı insaniye incirar edeceğini farz etsen, görürsün ki, o lâtif muhabbet en büyük bir musibet olur.
- mazmun (a.i.zımn'dan.ç. mazâmîn.) Meâl. Mâna. Mefhum. Nükteli, san'atlı, ince söz. Ödenmesi lâzım olan. Fık: Gasb, telef veya zulüm sebebi ile ödenmesi lüzum etmiş şey. Onun mazmunları ile yine Kur’ân’a karşı çıkmamış; hiçbir zaman çıkamaz, geçti zaman-ı imtihanı.
- Masduk Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş. Sadık, masduk, musaddak olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın ihbarıdır.
- Nefs-i İhbar Tam haber. Haberin tam esası. Evet, o Kur’ân’ın nefs-i ihbarı, haşr-i cismanînin keşşafıdır ve şu tılsım-ı muğlâk-ı âlemin ve şu remz-i hikmet-i kâinatın miftahıdır.
- cedid Yeni, kullanılmamış. Pek az zamandan beri bilinen veya mecut olan. ed. Acemlerin kullandıkları bir vezin. Demek, bize bir nesl-i cedîd lazımdır.
- Fâil-i Muhtar İstediğini yapmakta serbest olan (Cenab-ı Hak). İstediğini yapan, kendi iradesiyle faaliyette bulunan, hakiki müessir. Hem gidişatından görünüyor ki, bir Fâil-i Muhtarın bir kanun-u mahsusuyla sevk edilip, cemâdat âleminden mevâlide, yani zîhayat âlemine girerler.
- sâik-i Hakîm Herşeyi bir hikmet ile sevkeden Allah. Hangi tabakaya sefer etmişse, öyle muntazam adım atıyor ki, bilbedâhe bir Sâik-i Hakîmin emriyle gidiyor gibi görünüyor.
- muttarid (a.s. tard'dan.) Sıralı, düzgün, muntazam, intizamlı, düzenli, bir düziye. Sonra, nizâmât-ı muayyene ve harekât-ı muttarıda ile ve desâtir-i mahsusa ile, rızık olarak bir bedene girip,
- acbüzzeneb Hadis-i Şerifte, insanın kuyruk sokumunda bulunduğu belirtilen, ikinci yaradılış için çekirdek hükmünde olduğu bildirilen ve bedenin özünü oluşturduğu kabul edilen madde; bir tür genetik şifre. nebatatın tohumları gibi "acbü’z-zeneb" tabir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insani neşv ü nema ile teşekkül eder.
- kabza-i tasarruf İdare eli, tasarrufu altında olma. ve zerrattan tâ seyyârâta kadar bütün mevcudatı kabza-i tasarrufunda tutmuş ve intizam ve mizan dairesinde döndüren Sâni-i Zülcelâl, neş’e-i uhrâyı yapmasın veya yapamasın?
- Neş'e-i Ulâ İlk hayat. Ruhun bedene girmesi. Dünyaya gelmek. (...Peygamber'in (A.S.M.) emrettiği gibi, "Neş'e-i ulâyı gören adam, neş'e-i uhrâyı inkâr edebilir mi?" Çünkü ikinci teşekkül, yâni ikinci yapılış birinci teşekkülden daha kolaydır. İ.İ.) (Bak: Taaccüb) İşte, çok âyât-ı Kur’âniye, şu hikmetli neş’e-i ûlâyı nazar-ı beşere vaz ediyor
- Neş'e-i Uhrâ Ölümden sonra mahşerde yeniden dirilmek. Buna "Neş'e-i sâniye" de denir.
- fenâ (Beka'nın zıddı) Yokluk. Yok olma. Geçici dünya. Geçip gitme. Tas: İnsanın maddî varlığından sıyrılarak Hakk'a ulaşması. Kötü. Devamlı olmayan. Çok kocamış olmak. İntizamsız olamaz, mühmel kalamaz, abes edilmez, fenâ-yı mutlakla mahkûm olamaz, adem-i sırfa kaçamaz.
-
- mecmâ-ı âher Başka, diğer toplanma yeri, diğer kavuşma mahalli, ahirette mahşer yeri. bu zulmü hiçbir cihetle kabul etmediğinden, bilbedâhe, bir mecma-i âhari iktiza ederler ki, birinci cezasını, ikinci mükâfâtını görsün.
- tetebbu' (a.i. teba'dan. ç. tetebbu'ât.) Araştırıp tetkik etme. Derinliğine inceleyip tanıma, öğrenme. Öğrenmek için okuma. Çocukluğumdan beri hakaik-i diniyeye çok merak eder ve her fırsattan istifade ederek tetkikat ve tetebbuatta bulunurdum.
- 1-tahallül (a.i. halel'den.) 2-tahallül (a.i. hall'den. ç. tahallülât.) 1-Bozulmak. Ekşimek. Sirke olmak. Araya girmek. Başka bir şeyin müdahale etmesi, karışması. Dişleri hilâllamak. 2-Hallolma, parçalara ayrılma, ayrışma. kim. Ayrışma. Bilbedâhe, o Zâtın lâzımı olan kudrete tahallül edemez. Öyle ise acz tahallül edemez. RNK-Sözler/711
- makdûr (a.i. kadr'den ç. makâdir, makdûrât.) Güç, kuvvet, kudret. Allah'ın takdiri, kader. s. Elden gelen. Öyle ise, makdûrat dahi, bizzarure, kudrete nisbeti bir olur.
- mes'ele-i gâmıza Kolay anlaşılmayan mesele, ince mesele. Şu mesele-i gàmızayı birkaç temsille zihne takrib edeceğiz.
- Müzahame(t) Birbirine zahmet verme. Kalabalıktan gelen sıkıntı, sıkıştırma. Bir yere itişe kakışa hücum etme. Belki geniş ve müzahametsiz bir âlem lâzımdır.
- Teselsül-ü İlel . İlletlerin zincirleme devam etmesi. Sebeblerin teselsülü Onda terettüb-ü esbab, teselsül-ü ilel yoktur.
- tenâkus (a.i. naks'tan. ç. tenâkusât.) Eksilme, azalma. O vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan san’at, ticaret, ziraat tenakus eder.
- Mündemic İndimac eden, dürülüp sarılan, içine sokulmuş olan. İçine alınmış olan. Bir saadet-i âcile, vicdanda mündericdir. Bir firdevs-i mânevî, kalbinde mündemicdir.
- tesâvi (a.i. sevî'den.) İki şeyin birbirine denk olması, müsavi olma, aynı derecede bulunma, eşitlik. sos. Eşitlik. Hem, tesâvi-i tarafeynden ibaret olan imkân itibarıyla muvazenettedir.
- 1-kâmet (a.i. ç. kâmât.) 2-kâmet 1-Boy, endam. 2-Farz namazlara başlamadan önce 'kad-kameti's-salâh' cümlesinin ilâvesiyle okunan ezan. sabit ve büyümüş hakikatin kàmetine yakışmak için, daha güzel olarak tazeleşir.
- ma'kûs (a.s.aks'den.) Tersine dönmüş, başaşağı olmuş. Başka bir şeyin zıddı, zıt, ters. Ters giden, uğursuz. Bir yere çarpıp geri dönen. mat. Ters, evrik. Bu şartların mâkûs tecellîsine ve zulmün en ağırına mâruz kaldığımız şu geçmiş yirmi beş yıl,
- makûsen mütenâsib mat. Ters orantılı, birbirine nispet edilen iki şeyden biri arttıkça (çoğaldıkça) diğerinin azalması (eksilmesi). Ziyade ve noksan noktasında, hakikat ile suret mâkûsen mütenasiptirler.
- temeyyü' (a.i. mey'den. ç. temeyyüât.) Sıvılaşma, erime, sıvı hale gelme. Sulanma. Buz, buzun zararına temeyyu eder.
- MEVADD-I MÜNASEBE Birbirine benzeyen, uyan maddeler. Cennet ve Cennetin mevadd-ı münasebeleri başka tarafa çekilir; âlem-i âhiret tezahür eder.
- nef' Menfaat, kâr, fayda, çıkar. Hayır-şer, güzel-çirkin, nef’-zarar, kemâl-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, nur-nar, iman-küfür, taat-isyan, havf-muhabbet
-
- Seyl-i Şuunât İcraat-ı Rabbaniyenin dâima görünmesi ve hakiki müessir olan Allah'ın (C.C.) iradesiyle devamlı olan, cereyan eden her çeşit hâdiseler. Hâdiseler akıntısı, seli.
- Sırr-ı Teklif İnsanların dünyaya gelip, Allah (C.C.) tarafından vazifelendirilmelerinin hikmeti. Dünyaya gelip vazife sahibi olmanın sırrı. İşte, şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.
- mezc Katma. Karıştırma. Zararları menfaatlere mezc ederek, şerleri hayırlara idhal ederek,
- inkıraz Sönme, son bulma, yıkılma. Yirmi Sekizinci Sözün Birinci Makamının İkinci Suâlinde ispat edildiği gibi, Hakîm-i Ezelî, şu iki hânenin sekenelerine, kudret-i kâmilesiyle ebedî ve sabit bir vücud verir ki, hiç inhilâl ve tegayyüre ve ihtiyarlığa ve inkırâza mâruz kalmazlar. Çünkü inkıraza sebebiyet veren tagayyürün esbabı bulunmaz.
- lasiyyema Bâhusus. Hususan. Buna gelince. Herşeyden ziyade. Ençok. Özellikle. Arabiyyü'l-ibare olarak on iki lâsiyyema kelimesiyle başlar ve gayet kuvvetli ve kat'i ve hiçbir cihette sarsılmaz, haşre dair, Cennet ve Cehennemin hakkaniyetine medar binler burhanı tazammun eden bir burhan-ı bâhirdir ki; o burhan, Onuncu Söz'ün menşei ve esâsı ve hulâsasıdır. Yirmi Sekizinci Söz İkinci Makamında, Lâsiyyemâlardaki bütün berâhiniyle,
- îrâd (a.i. vürûd'dan.) Getirme. Söyleme Mülkün getirdiği gelir, kâr, kazanç, akar.
- kenz (a.i. ç. künûz.) Hazine, define,Yer altında saklı değerli eşya. Fâtiha Sûresi. Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi,
- ÂLEM-İ VÜCÛB Allah`ın zât, sıfat ve isimlerini ifâde eden âlem. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garip muammâ, o acip tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künûzunu dahi açar.
- şemme Bir defa koklamak. En küçük mikdar. Şu meseleye dair, Şemme isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:
- MÜNDERİC Birşeyin içine konulmuş bulunan, içinde bulunan, derc edilen. Ve hâkezâ, bütün sıfât ve şuûnât-ı İlâhiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede münderiçtir.
- Rubûbiyet-i mevhûme Yalancı ilâhlık, hiç bir gerçek temele dayanmayan, uydurma, varlığı sadece zannedilen rububiyet. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer, onunla muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz eder.
- 1-bel 2-bel 3-bel 4-bel 1-Yutma. Emme. Belirsiz etme. Ortadan kaldırma. 2-Bilâkis, belki, katiyyetle, ihtimaldir, öyle, dahi kelimeleri mânasına tercüme edilir. İ'rab edatıdır.3-Ökçe. Ayakkabı altının topuğa rastlayan yüksek kısmı. 4-Geminin orta kısmı. Bedenin ortası. Göğüs ile karnın arası. Yüksek dağın iki zirvesi arasındaki kavisli kısmı veya alçakça olan geçit ve boğazı. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel’ eder.
- cehl-i mürekkep Bilmemekle beraber, bilmediğini de bilmemek, katmerli cahillik, kara cahillik. Bileşik cehalet, bir çok unsurdan toplanmış cehalet. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeple bir eçheldir.
- ta'til Çalışmağa ara vermek. Çalışmayı durdurmak. İzine başlamak. Kesmek. Muattal bırakmak. Ziynetsiz etmek, süssüz yapmak. Allah'ın sıfatlarını inkâr eden felsefecilerin mesleği. (İ'lem eyyühel aziz! Enaniyetten neş'et eden şirk-i hafi katılaştığı zaman esbab şirkine inkılâb eder. Bu da devam ederse küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, ta'tile, yâni Hâliksızlığa incirar eder. El-iyâzü billah. M.N.) Çünkü, şu haldeki enenin rengi, şirk ve ta’tildir, Allah’ı inkârdır.
- âlihe (a.i. ilâh'ın ç.) Bâtıl ilâhlar, tanrılar. Tanrıça. Zındık maddiyyun gâvurlar, bir Vâcibü’l-Vücudu kabul etmediklerinden, zerrât adedince bâtıl âliheleri kabul etmeye mezheblerine göre muztar kalıyorlar.
- şeddad Cennete benzetmek maksadıyla ünlü İrem bağını yaptıran Ad kavminin hükümdarı. Kâfir. Âd kavminin (bk. Âd Kavmi maddesi) zâlim hükümdarlarından birisidir. Şeddad'ın hiç kimseye merhameti yoktu. Zevk, eğlence ve lükse çok düşkündü. Bir gün bütün adamlarını toplayarak din kitaplarında anlatılan Cenneti dünyada yapmaya karar verdiğini açıkladı. Ülkenin en kıymetli ustalarını ve mühendislerini getirtti. Cennet gibi bir saray yaptırmak istediğini söyledi. Tarihte İrem bağları olarak geçen bu yerin yapımı için çok para gerektiğini söyleyen yardımcılarına vergileri dört katına çıkarttığını belirtti. Bunları yaparken halkını inşaatta köle gibi çalıştırıp, arazilerine el koydu. İrem Bağları bittikten sonra Şeddad içine geçmeden bir gün önce, büyük bir depremle yıkıldı. Şeddad da üzüntüsünden öldü. Bediüzzaman Said Nursî, Otuzuncu Söz'de "diyanet silsilesine itaat etmeyen silsile-i felsefe"nin bir tür Zakkum Ağacı suretini aldığını, insanları şirk ve inkârcılık karanlığına götürdüğünü ifade eder. Ardından, "kuvve-i gadabiye dalında" Nemrutları, Firavunları ve Şeddadları insanların başına belâ ettiğini söyler. Ve kuvve-i gadabiye dalında Nemrutları, Firavunları, Şeddadları beşerin başına atmış.
- dehriyyun (Dehrî. C.) Dehriye fırkasından olanlar. Âlemin ezelî ve ebediliğini iddia edip âhireti inkâr eden dalâlet fırkası. dünyanın sonsuz olduğuna inanıp, âhireti inkâr edenler DEHS (Dehâs): İçine ayak batan yumuşak yer. Hattâ, kuvve-i akliye dalında dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun meyvelerini beşer aklının eline vermiş.
- 1-sîret (a.i. ç. siyer.) 2-Sir'et 1-Gidiş, hal ve gidiş. Ahlâk, karakter. Bir kimsenin içi, manevî durumu, hâli, tavrı, ahlâk ve karakteri. İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol. Hal tercümesi, biyoğrafi. Hz. Muhammed'in hayatının bütün safhalarını anlatan, peygamberimizin vasıflarını konu alan eserler, siyer. 2- Nefis. Koyun. Geyik. Kadınlar. Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur sûret.
-
