Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)

In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten

--------------------

Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.

Lektion lernen

  • makam-ı ifham ve ilzam karşı tarafı susturma, âciz bırakma makamı             Makam-ı ifham ve ilzamda binler misallerinden yalnız şu iki misale bak.      
  • felâsife-i abesiyyûn Boş şeylerle uğraşan felsefeciler.             Kâinâtın ve hâdiselerin başıboş ve faydasız ve gayesiz, kendi kendine, yaratıcısız olduğuna inanan bâtıl yoldaki felsefeciler.        
  • sabiîn (Sâbiî. C.) (Aslı: Sâbiiyyun) Yıldıza tapanlar. Sapıklardan olanlar.             Onlara esbâb nâmına, şerikleri hesâbına ve tuğyan etmiş felsefe lisâniyle, nücumperest olan sâbiiyyunların dedikleri gibi der ki:                        
  • BÂĞÎ Âsî, zâlim, yoldan sapmış, isyan etmiş, meşrû idâreye başkaldıran; İsteyen.           Veyahut, hırsa, hıssete alışmış tâği, bâği dünyaperestler gibi, senin tekâlifini ağır mı buluyorlar ki senden kaçıyorlar?                        
  • hisset hısset 1-Cimrilik, hasislik, pintilik, tamahkârlık. 2-Alçaklık.         Hakikî şahsiyetim, yani Eski Said’in bozması bir şahsiyetim var ki, o da Eski Said’den irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazen riyâya, hubb-u câha bir arzu bulunuyor. Hem, asil bir hanedandan olmadığımdan, hısset derecesinde bir iktisat ile, düşkün ve pest ahlâklar görünüyor. 
  • mekr-i İlâhî mekir Allah'ın hileci ve düzenbazların kötülüklerine karşılık zatına has olan mukabil cezalandırması, Allah'ın oyunu, düzeni. Allah`ın hilesi, oyunu, düzeni         Ve onların fenalıkta muvaffakıyetleri, muvakkattır ve istidrâcdır, bir mekr-i İlâhîdir.     
  • gamıza Kolay anlaşılmayan ince mes'ele. Derin. Mâruf ve mütebeyyin olmayan hesab.             Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan çok hakaik-i gàmızayı, nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avâmı taciz edip yormayacak bir surette, basitâne ve zahirâne söylüyor, ders veriyor.    
  • şebab (şebibe) Gençlik. Yiğit, civan. Gençler.         Kur’ân’ın şebâbetidir; her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhâfaza ediyor.       
  • sehl-i mümteni' Hem kolay hem güç. ed. Gayet kolay söylenivermiş ve yazılıvermiş göründüğü halde, benzeri yazılmaya kalkışılınca güçlüğü anlaşılan eserler, taklidi zor olan söz veya şiirler.         Sonra baktık, sehl-i mümteni gibi bir nesr-i manzum ve bir nazm-ı mensur suretini almış.            
  • işba' Doyurmak, açlığı gidermek. Doymak. Fiz: Bir sıvının içinde, belli bir cisimden eriyebilecek en çok miktarın erimiş bulunması. Edb: Arap nazmında, kafiye veya vezin zaruretinden dolayı kelimeye bir harf ilâve etme.       Aynen öyle de, Kur’ân’ın mânâları, dağ gibi akılları işbâ ettiği gibi, sinek gibi küçücük, basit akılları dahi aynı sözlerle talim eder, tatmin eder.  
  • mütebayin Birbirine uymayan, birbirine zıt olan, birbirinden ayrı.             fehimleri muhtelif ve dereceleri mütebayin pek çok tabakalara dahi ders verip ikna eden,
  • 1-havâss (a.i. hâsse'nin ç.) 2-havâss (a.i. hâss-hâssa'nın ç.) 1-Hâslar, hâssalar, keyfiyetler, hususlar.    ilerlemiş, ileri kimseler, önde gelenler, üst tabaka, seçkinler, zenginler      sınıfı.    Okumuşlar, bilginler, âlimler.    Padişaha ayrılmış gelir kaynakları.    tas. Tarikat mensupları.    Manevi tesir için okunan bazı dualar. 2-Hasseler, duyular, duygular. Öyle ise, avâmın en ümmîsi, havassın en ehassına omuz omuza, diz dize verip beraber ders-i Kur’ânîyi dinleyip istifade edecekler.        
  • mâide Yemek sofrası, üzerinde nimetler bulunan kurulmuş sofra. Yemek, ziyafet. Kur'ân'ı Kerîm'in 5. suresi. Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. 120 âyettir.       Demek Kur’ân-ı Kerîm öyle bir mâide-i semâviyedir ki, binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukul ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyâtını alıyorlar, arzuları yerine gelir.  
  • MÜŞTEHİYÂT Lezzetli şeyler. Nefsin hoşuna giden ve iştâhla yenen şeyler.         Demek Kur’ân-ı Kerîm öyle bir mâide-i semâviyedir ki, binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukul ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyâtını alıyorlar, arzuları yerine gelir. Hattâ pek çok kapıları kapalı kalıp istikbalde geleceklere bırakılmıştır.    
  • hayme (a.i. ç. hayamât, hıyem.) Çadır.               Hayme-nîşin bir edibin bu kelâmdan nasibi:           
  • bidayet-i hılkat Yaratılışın başlangıcı.   Ve muhakkik bir hakîme, o kelime şöyle ifham eder ki: Bidâyet-i hilkatte semâ ve arz şekilsiz birer küme ve menfaatsiz birer yaş hamur, veledsiz, mahlûkatsız, RNK-Sözler/526     
  • Hazrevat (Hadravat, Hadrâ) Yeşillik. Gökyüzü, felek. Asuman.         Evet, meskenin en latifi, en cazibedar şekli, etraf-ı erbaası türlü türlü gül ve çiçeklerle müzeyyen, bağ ve bahçelerle muhat, altında sular, nehirler akan kasır ve köşklerdir. Evet, camid kalbleri aşk ve şevkle ihya eden, sönmüş olan ruhları şen ve şad eden, şairlere sermaye olarak şairane teşbihleri, temsilleri, üslupları ilham eden, sular ile hazravat ve nebatattır.          
  • 1-İhtizaz 2-İhtizaz 3-İhtizaz 1-Haz duymak. Ferahlamak. 2-Hafif titremek. Deprenmek.    Şevk ile meyil ve hareket. Harekete geçme.    Sallanma, sıçrayıp oynama. 3- Alçalma, tezellül.       Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizaza geldi.      
  • mihver (a.i.ç.mâhavir.) 1-Eksen, küre ve silindirin ortasından geçtiği kabul edilen doğru çizgi. 2-Dönen çark, tekerlek vb. şeylerin ortasında yer alan mil veya ok. 3-bkz. Mihver-i arz. 4-mec. Bir konunun ağırlık noktası.       Demek şemsin mihverinde dairevari cereyan ve hareketi olmasa yıldızlar düşerler.  
  • tersîb (a.i. rüsûb'dan. ç. tersîbât.) Tortusunu dibine çökertme, tortusunu durultma, süzme.           Zira dağlar suyun mahzeni, havanın tarağı (gazat‑ı muzırrayı tersip edip havayı tasfiye eder) ve toprağın hâmisi (bataklıktan ve denizin istilâsından muhafaza eder) ve sair levâzımât-ı hayat-ı insaniyenin hazinesi olarak fehmeder.
  • irticac Çalkanma, çalkalanma, kabarma, taşma. Heyecana gelme. Sarsıntı. Muztaribane hareket etmek.         ve medâr ve mihverindeki istikrarına ve zelzelenin irticâciyle medâr-ı senevîsinden çıkmamasına sebep, dağların hurûcu olduğunu;  
  • menâfiz (a.i. menfez'in ç.) Delikler, menfezler. Nüfuz edecek yerler, yarıklar, delikler.           dağların hurucu olduğunu ve zeminin hiddeti ve gazabı, dağların menâfiziyle teneffüs etmekle sükûnet ettiğini fehmeder, tamamen imana gelir, “Elhikmetü lillâh” der.
  • bast Genişletme, açma, yayma, serme, döşeme. Gevşeme, rahatlama. Bir şeye el uzatmak. Sevindirmek. Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak. Özür kabul etmek. Kaplamak. Tas: Allahın cemâl tecellisiyle kalbin sükûn ve huzur içinde ferahlaması. (Mukabili: "Kabz"dır.) (... Teellümât-ı ruhaniye ise; sabra, mücahedeye alıştırmak için Rabbani bir kamçıdır. Çünki emn ve ye'sin vartasına düşmemek hikmetiyle havf ve reca müvazenesinde sabır ve şükürde bulunmak için kabz-bast haletleri, Celâl ve Cemâl tecellisinden intibah ehline gelmesi, ehl-i hakikatça medar-ı terakki bir düstur-u meşhurdur.K.L.) Kur’ân-ı Hakîm, i’câzkâr beyânâtıyla Sâni-i Zülcelâlin ef’âl ve eserlerini nazara karşı serer, bast eder.  
  • manzume Tertibli, ölçülü yazı, şiir. Vezinli ve kafiyeli olan söz. Sıra, dizi. Sistem.           Hem, rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri, Senin cûd ve keremine şehâdet etmekle, Senin şükrünü enzâr-ı mahlûkat önünde ifâ ederler."      
  • manzûme-i şemsiye ast. Güneş ile ona bağlı olan seyyareler, güneş sistemi.             Manzume-i şemsiyeyi teşkil eden küremiz, sair seyyareler, bidâyette güneşle mümteziç olarak, açılmamış bir hamur şeklinde iken,    
  • Mümtezic İmtizac eden. Birleşmiş olan, birleşik. Birbirine tamamen uygun olarak karışmış olan. Aralık bırakmayan, birbirine karışık, tamamen kapanan. Birbiriyle iyi geçinen.       Elvân-ı seb’a ziyâda ve muhtelif edviyeler tiryakta nasıl ki mümtezicen bulunur; öyle de, hayat dahi pekçok sıfattan yapılmış bir hakikattir.
  • 1-hazf 2-hazf 1-Aradan çıkarma, çıkarılma. Yok etme, silme, ortadan kaldırma,                    giderme,      düşürme.    Selâm ve tahiyyatı uzatmayıp kısa kesmek.    Mahvetmek.    Vurmak.    Atmak. 2-Parmağıyla taş atma.   Ve hâkezâ, bunun gibi pekçok yerlerde, Kur’ân sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok mânâları ifade etsin.    
  • Rü'yet Görmek, bakmak. İdare etmek. Göz ile veya kalb gözü ile görmek. Akıl ile müşahede derecesinde bilmek, idrak etmek, tefekkür etmek, düşünmek. Araştırmak.        “Ey Müslümanlar, müjde size! Ey müttakî, sen Cehennemden felâh bulursun. Ey salih, sen Cennete felâh bulursun. Ey ârif, sen rıza-i İlâhîye nail olursun. Ey âşık, sen rüyete mazhar olursun.”
  • siyâk (a.i. sevk'ten.) Söz gelişi, ifâde tarzı; üslûb, tarz, yol. Sürmek, sevk. Ruhun çıkması.       Bir adam, düşünmeden, gayr-ı muntazam bir surette söyler; ötekisi, o sözün evvel ve ahirine bakar, siyak ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözlerle münasebetlerini tasavvur eder ve münasip bir mevkide, münbit bir yerde zer’ eder. İşte bu adamın şu tarz-ı hareketinden, derece-i ilim ve marifeti anlaşılır.    
  • sibak (Sebk. den) Bir şeyin öncelik hali. Birisinden ileri geçmek. Bir şeyin geçmişi. Bağ, bağlantı.       O mâneviye ise, ya siyak veya sibak-ı kelâmdan veya başka âyetten birer emare, o mânâya işaret eder.
  • tevbîh (a.i. ç. tevbîhât.) Azarlama, paylama. Memurlara verilen bir disiplin cezası. Levm etme.         Mesela, gafile karşı tenbihi ifade eder; gaibe ihzarı, cahile tarifi, dosta teşviki, düşmana tevbih ve takri’i gibi her tabakaya münasip bir ifadesi vardır.         
  • takbîh (a.i. kubh'dan. ç. takbîhât.) Çirkin görme, ayıplama, kınama. Kabahatli, kusurlu bulma. Beğenmemek..Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek.       Evet, bizim menfî bir cephemiz, ahlâksızlığa ve imansızlığa müteveccih bir takbih tarafımız var.         
  • Duhan Duman. Tütün. Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı. Mc: Gaflet ve dalâlet dumanı ki, hakikatların görünmesine mâni olur. Arap lisanında galib olan şerre, duhan tesmiye ederler. Kıtlık ve kuraklık.   tâ duhânla inşikakına ve yıldızlarının düşüp hadsiz fezâda dağılmasına kadar; ve dünyanın imtihan için açılmasından, tâ kapanmasına kadar; ve âhiretin birinci menzili olan kabirden, sonra berzahtan, haşirden, köprüden tut, tâ Cennete, tâ saadet-i ebediyeye kadar;  
  • sadef (a.i. ç. esdâf.) 1-Sedef, inci kabuğu. 2-Bazı deniz hayvanlarının beyaz ve parlak kabuğu. 3-Böyle kabuklulardan her biri. (bkz. Sedef.)             Bu ayetteki cümlelerin sadeflerinde bulunan cevherleri göstereceğiz.
  • sehhâr (a.s. sihr'den.) 1-Sihir işi ile uğraşan, sihirbaz, büyücü. 2-Büyü gibi bir kuvvetle çeken, büyüleyici.         beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhar nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede?            
  • bîbehre 1-Nasibsiz, mahrum. 2-Değersiz.           O hakikatleri ve o kuvvetli bürhanları, ismi âlim olan ve hakikat ilminde bîbehre bir iki ferdin itiraz ve iddiası çürütemez.      
  • halel 1-Bozukluk, eksiklik. 2-Düzensizlik, noksanlık. 3-İki şeyin aralığı, boşluk, açıklık. 4-Fesat; bozma.         "Eyvah, kalbim bozulmuş, itikadıma halel gelmiş"      
  • müteselsil Birbirini takib eden. Zincirleme, arasız, uzayıp giden.               Ve hâkezâ, müteselsilen gittikçe gidecek.
  • arz-ı dîdâr Yüz gösterme, yüzünün güzelliğini gösterme.             ve bütün hayvânat ve nebâtat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı didar eder.
  • neyyirât-ı İslâmiye İslâm'a ait parlaklık, İslâm'ın yaydığı, saçtığı nurlar.          
  • 1-Mestur 2-Mestur 1- (a.s. setr'den.)     Örtülü, örtülmüş, setrolunmuş, kapalı, gizli, perdeli.     Açık saçık gezmeyen, nâmuslu kadın. 2-Satırlanmış. Çizilmiş. Yazılmış.       Gayet büyük ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç geniş bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mesturiyet içinde saklanmıştır. 
  • mütearife Herkesin bildiği. Tanınmış. Meşhur. Doğruluğu âşikâr. Man: İsbatı icab etmeyen söz.           Senin bu telâşın ve ulûm-u mütearife hükmüne geçen şeylere bürhan getirmeye ne lüzum vardır? 
  • cerh 1-Yaralama; yaralanma. 2-Bir iddiayı, bir fikri çürütme. 3-Reddetme, iptal etme. 4-Yalancı ve fâsık olduğundan dolayı mahkemede hâkimin, şâhidin                 şahitliğini reddetmesi.       Fakat Risâle-i Nur’un cerh edilmez hüccetleri katî ispat etmiş ki, Kur’ân’ın hakîki tercümesi kàbil değil.          
  • rasanet Sağlamlık, dayanıklık. Sabit, muhkem, metin. Furkan-ı Hakîm gibi, daima gençliğini ve resanetini, ziynet ve hüsnünü tezyid ve muhafaza eden ve hiçbir vecihle ahkâm-ı memdûhasına nakîsa getirmeyen, bir sefine-i semâviyenin mahsûlü olup,          
  • müstenid Bir şeye dayanan. Bir şeyin üzerine koyulmuş. İstinad eden, dayanan, güvenen. Bir delili, şâhidi olan.           Bu itibarla, herhangi bir dâvâyı iddia etmişse, bütün enbiyâ mucizelerine istinaden  ve bütün evliyâ kerametlerine müsteniden ona şehadet etmişlerdir.
  • nusûs (a.i. nass'ın ç.) Nasslar, Kur'ân-ı Kerim ve hadisin açık hükümleri.             rahmetin ve hikmetin muktezâsı olduğu gibi, hadîsin nusûsuyla ve Kur’ân’ın işârâtıyla sabittir.  
  • mmvâc (Mevc. C...) Dalgalar.               İşte, zaman, dünyayı emvâc-ı zevâl üstüne atar 
  • cilve-i şuunat Memnuniyet-i mukaddese, iftihar-ı kudsi, aşk-ı lâhuti diye tâbir edilen sıfatların kaynağı olan Cenab-ı Hakkın Zatına mahsus özellikler. Allah’ın iş ve tasarruflarının görünümü           O tebeddülât-ı ahvâl ise, esmâ-i İlâhiyenin cilve-i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifatla gösteren, tazelenen âyineleridir.  
  • sakîm (a.s. sakâmet'ten.) 1-Hasta, hastalıklı. 2-Doğru olmayan, yanlış, hatalı. 3-Eksik, noksan. 4-hds. Rivâyeti doğru, sağlam olmayan hadis.       Kur’ân’dan iktibas edip, istikametsiz sakim yollar içinde sırat-ı müstakîmi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde dahil ediyor.       
  • hasf 1-Nuru, ışığı sönme; ayın tutulması. 2-Yere batma, toprağa geçme. 3-Ayakkabı dikmek.     Birbirine yapıştırmak.     Tasmalı nâlin.     Ağacın yaprağının dökülmesi.     Zemin yüzü itibâriyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbât ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin çıkmaları ve hasflar vuku’ bulması, saatleri sayan bir mil gibi, dünyanın şu ciheti ağırca mürûr edicidir gösterir.