Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)

In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten

--------------------

Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.

Lektion lernen

  • baid (a.s. bu'd'dan.) Uzak, ırak. mec. Beklenmedik, umulmadık.         Saat-i kıyamet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün.                      
  • BASRA Bağdat'ın 420 km güneydoğusunda, Dicle ile Fırat nehirlerinin birleştiği noktanın 50 km güneybatısında yer alır. İslâm medeniyetinin önemli bir kültür ve yerleşim yeri olan Basra Hz. Ömer (r.a.) tarafından kurulmuştur. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Basra şehri kurulmadan önce, bu şehrin kurulacağını bir Hadis-i Şerifiyle mu'cizeli bir şekilde bildirmiştir.Abbasiler ve Osmanlılar döneminde Basra ticaret ve ziraat bakımından önemli bir şehir olmuştur. Tarih boyunca gerek saltanat ve hilafet merkezlerine yakın oluşuyla, gerekse coğrafi konum bakımından önemli bir yerde olması Basra gözde bir merkez olmaya devam etmiştir.
  • KÛFE Irak'ın güneyinde yer alan bir yerleşim yeridir. Kûfe, 638 yılında Hz. Ömer'in halifeliği döneminde Sa'd bin Ebi Vakkas tarafından kurulur. İslâm coğrafyasında saltanat merkezlerine yakın olması, Kûfe'yi coğrafî konum, tarihî misyon ve kültürel gelişim bakımından önemli kılmıştır. Bağdat şehrinden önce İslâm kültür ve medeniyetinin en önemli merkezlerinden biriydi. Hat sanatında "Kûfî Hat" diye bilinen ve köşeli, geometrik bir karaktere sahip olan yazı stili ismini, geliştirildiği bu şehirden alır. 749 yılında Abbâsîlerin başkenti olan Kûfe, Halife El-Mansur döneminde Bağdat'ın öne çıkmasıyla giderek önemini yitirmiştir.
  • şam Eski adı Dimeşk olan Şam, 635 yılında Hz. Ömer (bk. Ömer maddesi) devrinde, Hâlid bin Velid tarafından fethedildi. Bu fetihle birlikte Şam uzun yıllar İslâm dini ve devletinin merkezi konumuna geldi. Emevîler devrinde halifeliğin merkezi oldu.İslâmiyetin ilk mimarî eserlerinden biri olan Emevî Camii buradadır. Eyyûbîler ve Osmanlılar devrinde bu şehre çok sayıda medrese, hastahane, cami gibi sosyal kurumlar inşâ edildi.Bediüzzaman, otuz beş yaşında iken buraya geldi ve önde gelen Şam âlimlerinin de hazır bulunduğu on bin kişiye Emevî Camiinde bir hutbe verdi. Büyük yankı uyandıran bu hutbe daha sonra tercüme edilerek Hutbe-i Şamiye adı altında Türkçe olarak yayınlandı.
  • Mülhid Dinden çıkan, dinsiz, kâfir, imânsız. Haşir ve âhirete inanmayan.             Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler şimdi âdi görüyorlar. 
  • Ev-kema Kal Söylediği gibi. Söylendiği gibi. Hadis-i Şerifi lâfzı ile aynen nakletmekte bir hata olmuşsa, mes'uliyetten kurtulmak için bu kelâm söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metninde yanlışım varsa Peygamber (A.S.M.) aslında nasıl söylemiş ise aynen onu kastediyorum" demektir.
  • mahz-ı hakikat Hakîkatin ta kendisi, sırf hakîkat.           Halbuki, bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından, mücazefe ve mübalâğa, içlerinde yoktur.          
  • 1-İlhad 2-İlhad 1-Dinden çıkmak.    Dinsizlik.    Dinden dönmek.    Allahın varlığına, birliğine inanmamak. İmânsızlık. 2-Zulüm yapma, eziyet etme.     Ve insafsız ehl-i ilhâdın fehmettikleri mânâ nerede? O insafsız ehl-i ilhâdın en mübalâğa, en mücazefe zannettikleri mânâ nerede?
  • Mücazefe Söz ile karşısındakinin hakkını örtmek, aldatmak. Fık: Tartıp ölçmeden göz kararı ile yapılan tahmini satış. Götürü almak. Toptan satmak.       İşte buna kıyasen, başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar latîf ve güzel ve doğru ve mücâzefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.      
  • 1-Rub' 2-Ru'b 3-Ru'b 4-Rub 1-Süpürge.Süpürme. 2-Dörtte bir. Bir şeyin dört kısmından bir kısmı. 3--Korku, havf. Korkudan dolayı iş ve hareketten kesilmek. Korkutmak.     Kesmek.     Sihir, büyü, efsun. 4-Sütün yoğurt olması.       Sûre-i İzâ Zülzileti’l-Ardu, rub’u;
  • sülüs Üçte bir. Üç parçadan biri. Bir yazı çeşidi.         Çok defa müsavi olur; bazen nısf veyahut sülüs oluyor.          
  • tezâ'uf (a.i. zı'f'dan.) Kat kat artma, çoğalma. İki kat olma, iki misli olma, katlanma.           Eğer o hastalık yirmi derece tezâuf etseydi, bizlere kazandırdığı neticeye nispeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu.       
  • Bilfiil Sırf kendisi. Kendi çalışması ile. Başkası karışmadan. Gerçek olarak, lafla değil işle. fiilen, uygulamada olan       Demek, şu nevideki rivâyetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil.             
  • KAZİYE-İ MÜMKİNE Mümkün olan hüküm, kaziye.         Şu ipham itibarıyla, mantıkça kaziye-i mümkine suretinde, külliyetine hükmedilebilir. 
  • 1-Muzaaf 2-Muza'af 1-Kat kat, iki kat, iki misli, katmerli.    tic. İki taraflı muhasebe kayıt sistemi. 2- Bir kat daha artmış. Bir o kadar daha çoğaltılmış.       Hakîmin mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa, şöyle bir netice çıkar ki:     
  • muvâzî (a.s. vezy'den.) Birleşmeden ve ayrılmadan iki şeyin yanyana bir arada uzayıp gitmesi. Paralel. denk, eşit       Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvazi gelemez.           
  • sâde-dil (a.f.b.s. ç. sâde-dilân.) Kalb sâfi, derin mes'elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli olup, kolayca aldatılabilen kimse. Saf gönüllü, temiz kalbli, kötülük bilmez. Saf, bön.   Hattâ bizde sade-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: “Padişah kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir surette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor!    
  • şevket Kudret ve kuvvetten doğma haşmet. Padişaha mahsus heybet ve saltanat. Diken. Diken batmak.         Çünkü, haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.          
  • Münekkid Tenkid eden. Tenkid edici. Kötüyü iyiyi ayıran ve onları söyleyen, kusurları söyleyen.         Ey insafsız ve dikkatsiz ve imanı zayıf, felsefesi kavî, hodbin, münekkit adam!       
  • 1-Raci' (Rücu. dan) 2-Raci 1-Geri dönen, ric'at eden.    Dair, aid, alâkası olan, dokunur olan, müteallik.    Gr: Bir şahıstan kinaye olan zamir. 2-Rica eden, eden, uman, yalvaran. Niyaz eden. Ümitli.        “Hakikî bir kusur varsa bize aittir” derler. “Hadise râci olamaz. Eğer hakikî değilse, senin sû-i fehmine aittir” derler.
  • tenvîm (a.i. nevm'den. ç. tenvîmât.) 1-Uyutma, uyutulma. 2-Uyuşturma, dinlendirme. 3-Hipnotize etme.       Öyle de, ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam!         
  • Yakzân Uyanık.           Sırr-ı hükmüne mazhar ve hakiki hüşyar ve yakzan olan Zâtın gördüğünü sen kendi rüyânda inkâr değil, tâbir et.
  • NAKZ NAKZ NAKZ (Nakazân) (C.: Nevâkız) 1-Bozmak, kırmak, çözmek, bir hükmü yok sayma. 2-Halâs olmak, kurtulmak. 3-Sıçramak.    Talep etmek, istemek.       elbette rû-yi zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakz edecektir.              
  • nigâh Bakış, bakma, nazar. Göz, ayn, çeşm.         Nikabın nur, nigahın nur, kitabın nur senin ey nur!    
  • Mefkure (Fikir. den)  Gâye. Gâye olan şey. Tasavvur hâlindeki gâye. İdeâl. Ülkü  Gaye-i hayal.     İşte, bu nokta-i nazardan, Risale-i Nur’un şakirtlerinden en müthiş bir muhalif, rejim müessesesini tel’in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez.      
  • 1-Tenezzül (a.i. nüzûl'dan.)(C.: Tenezzülât) 2-Tenezzül 1-İnme, düşme. Aşağılama. Alçalma.    Gönül alçaklığı. Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak.    Yavaş yavaş inmek. Mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek.    Fiyatların düşmesi, inmesi; ucuzlama.  2-Hasis ve cimri olmak.    Asılsız olmak.   "Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum.      
  • tevîl (a.i. meâl'den. ç. te'vîlât.) Yorumlama, yorum. Sözün ilk bakışta beliren anlamını değil de, ihtimal dahilinde bulunan diğer anlamlarını alarak yorumlama veya muhtemel manalarından birini tercih etme. Rüya tabir etme. isl. Kur'ân ve hadislerin açıklamasında, geçerli bir delil veya sebepten dolayı, ayeti ilk bakışta görünen manasından alıp, taşıdığı diğer manalardan, bir veya bir kaçı ile tefsir etme. Bir fikir veya sözden bir başka mânâ çıkarmak; anlaşılması zor olan âyet ve hadîslerde ne kast edildiğini ve ince mânâları bildirme.     Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır” de, ilişme.Nasıl Kur’ân-ı Hakîmin müteşâbihâtı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. 
  • menâm (a.i. nevm'den.) Uyku, uyku zamanı. Rüya, düş. Uyunacak yer, yatak odası.       O akşam, yani Cumartesi gecesi, âlem-i menamda, Üstadım Atabeyin Zergendere Mescidinde imiş. Öyle de, bazan uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor, fakat kendi âlem-i menâmına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tabir ediyor. 
  • Dâmen f. Etek. Kenar. Taraf. Zeyl. Elbise veya dağ eteği.       Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez.
  • nevm-âlûd Uykulu, uykuya bulaşmış, uyumuş.           İşte, bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-ı Nübüvvete mihenk olamazlar. 
  • ENVÂ-I SAĞÎRE Küçük hayvan ve bitki türleri. küçük çeşitler         hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı      
  • MENSUCÂT-I EBEDİYE Ebedî dokumalar.               ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı;            
  • tagaddi (Gıda. dan) Gıdalanmak, beslenmek. Sabah yemeği.             Nasıl insan mâ, hava ve ziya ve gıda ile tagaddî edip telezzüz eder.     
  • tefeyyüz (a.i. feyz'den. ç. tefeyyüzât.) Feyizlenme. İlerleme, gelişme, yükselme. Bollaşma.           nefs-i ibadetlerinde derecatlarına göre tefeyyüzleri var.        
  • mesabe Derece. Menzile. Rütbe. Sevab yeri. Merci, melce'.           Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlara müşabehetleri yoktur.        
  • Revayih (Revâih) (a.i. râyiha'nın ç.) Râyihalar, güzel kokular.               Evet, ervâh-ı tayyibe, revâyih-i tayyibeyi sever. 
  • tevcîh (a.i. vech'den. ç. tevcîhât.) 1-Yöneltmek, çevirmek. Belirli bir yöne döndürme, çevirme. 2- Mânâ verme, yorumlama, tefsir etme. 3-Bir kimseye bakma veya söz atma. 4-ed. Bir kelimeyi övücü ve yerici iki manada birden kullanma. 5-Birisini bir tarafa gönderme. 6-Rütbe ve memuriyet verme.   Fatır-ı Hakime tevcih et ki, havfın Onun merhamet kucağına-çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi-leziz bir tezellül olsun      
  • muhâvere (a.i. ç. muhâverât.) Konuşma, görüşerek konuşma, sohbet etme, karşılıklı olarak konuşma.             Bundan kırk elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rahmetullahi aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum.    
  • neml (a.i. ç. nimâl.) Karınca. Kur'ân-ı Kerim'in 27. sûresi. Mekke'de nazil olmuştur. 93 âyettir.           Bülbüle nahli, fahli, ankebut ve nemli, yani arı ve vasıta-i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et.        
  • ankebut (a.i. ç. anâkib.) Örümcek. ö.i. Kurân-ı Kerîm'in 29. sûresi. Mekke'de (1 ve 11. âyetleri Medine'de) nazil olmuştur. 69 âyettir.           Bülbüle nahli, fahli, ankebut ve nemli,  
  • fahl (a.s. ç. fuhûl.) fahl 1-İleri gelen, üstün, hatırı sayılır adam.    Aygır.    s. Beyitler, hadîs-i şerîfler, rivâyetler anlatan kimse. 2- Yavaşlık, hilm.       Bülbüle nahli, fahli, ankebut ve nemli, yani arı ve vasıta-i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et.        
  • hevâmm (a.i. hâmme'nin ç.) zoo. Böcekler, haşereler.           Evet, bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvânâtı icad eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır. hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et.     
  • 1-nahl (a.i. ç. nühûl.) 2-Nahl 1-Bal arısı, arı.    Bedelsiz bir şey vermek veya bedelsiz verilen şey.    Sövmek, iftira etmek.    Kur'ân'ın 16. Sûresi. Mekke'de nâzil olmuştur. 128 âyettir. 2-Hurma ağacı.    Gelinler için yapılan süs ağacı.    Un elemek.    mec. İnce, uzun, narin vücutlu, servi boylu güzel.       Bülbüle nahli, fahli, ankebut ve nemli, yani arı ve vasıta-i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et.    
  • halvet 1-Tenhaya çekilme; yalnız ve tenha kalma. Gizlilik 2-Tenha ve ıssız yer. 3-Hamamın en sıcak olan bölmesi. 4-mec. Fazla sıcak. 5-tas. Şeyhin emriyle müridin karanlık, dar bir yere çekilip ibadetle vakit      geçirmesi. 6-İbadet, riyazet, zikir maksadıyla bir hücreye kapanma. 7-Aralarında nikâh akdi bulunan kadın ve erkeğin birarada başbaşa              kalmaları.     Ve o meclis-i halvette olan zikr-i hafînin dairesinde birer kutuptur ki,          
  • andelib . Bülbül. Seher kuşu. Mc: Hz. Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.           nev-i beşerin andelib-i zîşânı ve benî Âdemin bülbül-ü zü’l-Kur’ân’ı, Muhammed-i Arabîdir.
  • nehârî 1-Gündüz ile ilgili, gündüze ait. 2-Gündüzcü, yatılı olmayan okul veya öğrenci. 3-Sabah açılıp akşam kapanan çiçek.           Diğer bir kısmı neharîdir. Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.    
  • tegannî (bkz. taganni.) Makamla okuma, şarkı söyleme. Zengin olmak, muhtaç olmamak. Kâfi bulmak. Bir şâirin birisini medih veya hicvetmesi.       Sakın zannetme ki, bu ilân ve dellâllık ve tesbihatın nağamâtıyla tegannî bülbüle mahsustur.
  • vâhib-i hayât Hayat veren, hayat bağışlayan. Bütün canlılara hayatı bağışlayan Allah.       Elhâsıl: Kâinat sarayında hizmet eden hayvanât, kemâl-i itaatle evâmir-i tekviniyeye imtisâl edip, fıtratlarındaki gàyeleri güzel bir vecihle ve Cenâb-ı Hakkın nâmiyle izhâr ederek, hayatlarının vazifelerini bedî bir tarz ile Cenâb-ı Hakkın kuvvetiyle işlemekle ettikleri tesbihât ve ibâdât, onların hedâyâ ve tahiyyâtlarıdır ki, Fâtır-ı Zülcelâl ve Vâhib-i Hayat dergâhına takdim ediyorlar.      
  • telkîh (a.i. lükûh'tan. ç. telkîhât.) İlkah etmek. Aşılamak. Aşı. Cinsinin üremesini sağlamak. bot. Dişi meyveye erkek meyvenin tozunu aşılama, döllendirme.       Zira, istidat onunla insibağ edip onun muktezasına inkılâp etmek lâzımken; o, onu kendine çevirir ve telkih eder, kendi emrine musahhar eder.
  • tevlîd (a.i. vilâdet'ten ç. tevlîdât.) Doğurma, netice verme. Doğurtmak. mec. Sebep olma, vücuda getirme. Beslemek. Terbiye etmek.       onların vezâif-i telkih ve tevlidde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit telezzüzatları var;