Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)
In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten
--------------------
Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.
- sinn-i teklîf İnsanın dînî emirleri yapmakla mükellef olduğu çağ;bülûğ çağı. Sorumluluk yasi. On beş gün, sinn-i teklif olan on beş seneye işarettir.
- Mübaşeret (a.i. beşr'den.) Bir işe başlama, girişme, tutuşma, bulaşma, temas. Bir işe girişmek. Bir işe başlamak. Karşılaşmak. Başlamak ve devam etmek. Temas etmek, dokunmak. İnsanın derisinin, başkasının derisine dokunması. Dest-i kudretin perdesiz mübaşereti izzete münasiptir. Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir
- umur-u hasise Çirkin ve kötü işler. Ufak ve değersiz işler. Ta dest-i kudret zahiren umur-u hasise ile mübaşir görünmesin. RNK-İlk Dönem Eserleri/209
- pişe "Huy edinmiş, alışmış" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hasenât-pişe Alışkanlık, huy, âdet. İş, kâr. Meşguliyet. Meslek, san'at. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat ittihaz etmiş değildir.
- Medar (a.i.devr'den.) Sebeb, vesile. Bir şeyin etrafında döneceği nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer. Gezegenlerin gezerken hareket noktalarının çizdiği dâire. Bir gezegenin güneşin etrafında dönerken çizdiği daire, yörünge, mahrek. Ekvator'un iki tarafında bulunduğu farz edilen iki daire, hatt-ı istiva, dönence. muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir.
- menşur (Neşr. den) Neşrolunmuş. Dağıtılmış. Yayılmış. Herkese ilân edilmiş. İşleri dağınık. Perişan. Sultanın emri, mühürsüz mektubu, fermanı. Bayrak. Mat: Alt ve üst tabanları birbirine müsavi ve müvâzi (eşit ve paralel), kenarları da müsâvi ve müvâzi olup yüzleri birbirine benzeyen şekil. Prizma. Hem ne haddime düşmüş ki, o menşur-u Kur’ân’dan bahsedeyim! Olsa, olabilse bu fakir, ondan istişfa ve istişfa’ ve istifaza edebilir.
- garrâ 1-Parlak, beyaz, ak, güzel, şa'şaalı. 2-Alnında beyaz bir lekesi olan at vs. 3-Kur'ân'ın kudsi nurlarının parladığı Medine-i Münevvere'nin bir ismidir. Şeriat-ı garrâ böyle emrediyor.
- Settar-ül Uyub Ayıpları, kusurları örten. Kusurları göstermeyen, günahları bağışlayan Allah (C.C.) Ayıpları, kusurları örten eski püskü elbise. Cenab-ı Hak, Settârü’l-Uyûbdur; hasenat seyyiata mukabil gelse, affeder.
- çuha Çok sık dokunan ve kalın pamuklu kumatüysüz ince, sık dokunmuş yün kumaş. tüysüz ince, sık dokunmuş yün kumaş hârika-pîşe bir zat, bir dirhem pamuktan, yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi sair kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber, helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor.
- hıyâtât-ı kâmile-i muhita-i san’at sanatın bütün mükemmelliklerini kapsayan kusursuz terzilik bütün meyvelerin, çiçeklerin cihâzâtını ve yapılmasını ve ayrı ayrı san’atlarını ve onlara giydirilen suretlerin terziliğini ve hıyâtât-ı kâmile-i muhita-i san’atını bilmek lâzım gelir.
- Kuvve-i Dâfia Zararlı şeyleri men'etme ve onlardan korunma hissi. İtme kuvveti ve kuvve-i müvellide, kuvve-i câzibe, kuvve-i dâfia, kuvve-i musavvire gibi deverân-ı deme ve his veharekeye hizmet eden evride ve şerâyin ve sair âsablarda, hem senin nev’inde,
- taht-ı tedbîr Yönetimi, idaresi altında. bilbedâhe bir Kadîr-i Ezelînin eser-i sun’u ve memur-u muvazzafı ve taht-ı tedbirinde olduğunu, kör olmayan göze gösterir.
- evride (a.i. verîd'in ç.) Toplardamarlar. Vücudun her tarafından kalbe kanın gitmesini temin eden damarlar. anat. Kara kan damarları, toplardamarlar. Boyunun iki tarafında olan damarlar. his veharekeye hizmet eden evride ve şerâyin ve sair âsablarda,
- şerayin (Şeryân ve Şiryân. C.) Nabız damarları, atar damarlar. his veharekeye hizmet eden evride ve şerâyin ve sair âsablarda
- müvellidülmâ Su tevlid eden. Hidrojen. Veyahut hakikaten ecsam-ı uzviyeyi teşkil eden müvellidülmâ' ve müvellidülhumuza ve azot ve karbon, yine dörttür. RNK-Muhâkemat/96
- müvellidülhumuza Ekşilik, oksitlenme meydana getiren. Oksijen. Müvellidülmâ ile müvellidülhumuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder. RNK-İşârâtü'l-İ'câz/331
-
- Tevfik-i Hareket Bir şeyin olmasına ve bir nizamın icablarına uygun düşen hareket. Hareketin uygunluğu; uygun davranışta bulunma. bir şuur-u küllî gösteren intizamperverâne nizam-ı umumîye tevfik-i hareket eder.
- imtiyaz-ı etemm tamamıyla birbirinden farklı olma ve nihayet ihtilât içinde bir imtiyaz-ı etemm ve gayetmebzûliyet içinde gayet kıymettar eserler ve gayet geniş daire içinde
- Sedd Tıkamak, kapamak, mâni olmak. Baraj. Perde, Mânia. Rıhtım. Set, tümsek.
- terahhum (a.i. rahm'den. ç. terahhumât.) Merhamet etme, acıma. Şefkatte bulunma, esirgeyip besleme. ve o münevver perde-i rahmet-i âmme üstüne serilen ve terahhumu
- min haysü lâ yahtesib umulmadık bir şekilde Hesab edilmedik ve umulmadık yerden veya kadar (mânasında).
- metâlib (a.i. matlab'ın ç.) İstekler. Arzular. Taleb edilen şeyler. İkinci kısım, lisân ile, kalb ile duâ etmektir; eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir.
- tahannün (a.i. hanîn'den.) Çok istekle sızlanma, çok acınma. Çok isteme. şefkat etme. Meyl ve muhabbet. Demek bu rahmet ve irâde-i ni’meti çalıştıran, terahhum ve tahannündür.
- Hanin Fazla istekten dolayı inleyiş, şiddetli ağlayış. Sızlanmak. Şevk ve arzu. Burun içinden ağlamak. Burun içinden gülmek. Ecel, neam, evet, cevher-i insaniyet a'mak-ı vicdanın dibinde enîn ve hanîn edip bağıracak: RNK-Muhâkemat/152
- besatet Basitlik. Düzgünlük. Sadelik. Düzlük. Dilde düzgünlük. Ekradın istidatları ile istişare etmek, onların sabavet ve besatetlerini nazara almaktır.
- tavattun (a.i. vatan'dan.) Yerleşme, vatan tutma, yurt edinme. Nev-i beşerin dünyaya gönderilmesi, daimi bir tavattun için değildir.
- münteşir Açılmış, yayılmış, dağılmış, neşredilmiş, basılmış. Duyulmuş, etrafa yayılmış. Onun ismi, şemsin vücudundan evvel mevcuttur; onun adı güneş durdukça münteşir ola...
- taaddüd-i merkez Merkezin bir kaç tane olması, merkez çokluğu. demek kesret ve taaddüd-ü merkez, her semere için, kemiyetçe bütün ağaç kadar külfet ve masraf ve cihazât ister.
- in'idâm (a.i. adem'den.) Mahvolma, yok olma. İdam olunma. Yoksa imtinâ derecesine çıkan bir suûbet o cinsi, in’idama ve o nevi, ademe götürecekti.
- Mütelemmi' Parıldayan, telemmü' eden. Sözler güzeldirler, hakikattirler. Fakat benim değildirler; Kur’ân-ı Kerîmin hakaikinden telemmu’ etmiş şualardır.
- hadsen 1-Sezmekle, sezerek. 2-Anlatılanı sür'atle anlayarak. Çünkü herkes hususî bir tecrübeyle hadsen görüyor ki, hiçbir münasebet-i tabiiye olmadığı halde, mâsiyet bir netice-i seyyieye müncer olur. o zât-ı zîşuûnun kemâline, hadsen ve zarureten ve bedâheten delâlet eder.
- zât-ı zî-şuûn şuûn sahibi, kabiliyetler sahibi zât. Hüner ve maharet sahibi zât.
-
- ZÎŞUUN Gerçek fiil, iş ve hareket sâhibi. Ve şuûn-u zâtiyenin kemâli ise, biilmelyakîn, zât-ı zîşuûnun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki, o kemâlin ziyâsı, şuûn ve sıfât ve esmâ ve ef’âl ve âsâr perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.
- bedr bedir 1-Ay; dolunay, ayın en parlak olduğu hâli. 2-Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bulunan, müslümanlar ile müşrikler arasında Bedir Savaş'ının yapıldığı yer.
- bilyakîn Delil ve bürhan ile, şüphesiz, tereddütsüz, kabul ederek. O kemâl-i sıfat ise, bilyakîn, o Mevsûf-u Zülkemâlin kemâl-i şuûnuna delâlet ve şehadet eder.
- zıll (a.i. ç. ezlâl, zılâl, zulûl.) 2-Gölge. 2-Perde. 3-Mc: Sahip çıkma, koruma, himaye etme.
- mürsel (Resel. den) İrsal olunmuş, gönderilmiş, yollanmış. Nebi. Peygamber. Ve nitekim mektupların, mürsellerin bulunduğu yerden değil, başka yer postahanesinden verilerek gönderilmekte olduğu.
- sâye 1-Gölge. 2-Koruma, sâhip çıkma, himaye. 3-mec. Yardım, fayda. 4-Sebep. bütün enbiyayı sâyesi altına alan risalet cenâhı ve bütün âlem-i İslâmı himayesine alan İslâmiyet cenahlarıyla,
- tezkiye (a.i. zekât'dan.) Temizleme, arıtma. Bir malın zekâtını verme. Nefsi kötülüklerden arındırma. Birini temize çıkarma. huk. Bir olay hakkında şahitlik eden kimsenin, şahitliğe ehil olup olmadığının soruşturularak tesbit edilmesi. İnsanın nefsini kötülüklerden, şeytanca tutkulardan, çirkin huylardan arındırması, mücahede ve riyazet ile kalbin hakikatı idrak edecek seviyeye yükseltilmesi. tas. Nefsi ve kalbi, Allah'tan başka varlıklara karşı aşırı sevgi ve ilgi göstermekten kurtarmak ve manevî kurtuluşa ermek amacıyla başvurulan mücahede yollarının tamamı. ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor, ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor.
- istintâk (a.i. nutk'dan ç. istintâkât.) Söyletmek, konuşturmak. Huk: Sorguya çekmek. Beni istintak eden zatın ve heyet-i hakimenin nazar-ı dikkatlerine! Evvelki ifademe üç maddeyi ilave ediyorum.
- FÜRCE Girecek yer, boşluk, çatlaklık, açıklık. öyle şeffaftır ki, hiçbir zulmet, hiçbir dalâlet, hiçbir şüphe ve rayb, hiçbir hile, içine girmeye ve daire-i ismetine duhûle fürce bulamaz
- mahz mahzâ 1-Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet. Tâ kendisi. Sadece. Su katılmamış hâlis süt. 2-Yoğurdu çalkalayıp yağını almak. 3-Nikâh. Cenâb-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyeyi mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder.
- rayb reyb şüphe, şekk, güman. hiçbir şüphe ve rayb, hiçbir hile içine girmeye ve daire-i ismetine duhule fürce bulamaz.
- Selim(e) (Selâmet. den) Sağlam, kusursuz. Refah ve selâmet üzere bulunan. Tehlikesiz, zararsız. Temiz, samimi. Evet, o Kur’ân’a selim bir kalb gözüyle baksan göreceksin ki,
- mMünkir (Nekr. den) İnkâr eden, kabul etmiyen, hakikatı tasdik etmiyen, dinsiz. Tuuuh, tuf senin o münkir aklına!
- mahmûd (a.s. hamd'den.) 1-Övülmüş, övülmeye değer, medhe lâyık. 2-Peygamberimizin isimlerindendir. 3-ö.i. Ebrehe'nin Kâbeyi yıkmak için getirdiği filin adı. 4-ö.i. bkz. Mahmud II. O nur Cenâb-ı Hakkın izzet ve mahmudiyetini gösteren yoldur.
- ma'rûf (a.s. irfan'dan.) 1-Bilinen, tanınmış, herkesçe tanınmış, belli. 2-Ünlü, meşhur. 3-şeriatın emrettiği, iyi bulup beğendiği. Hattâ o dereceye varmış ki, namaz kılmayanlar, o mâruf ve meşhur türbelere kurban kesip, ona yalvarıyordu.
- mebhas (a.i. ç. mebâhis.) Konu, mevzu, kısım, bahis, fasıl, bir meseleye âit söz. Bir şeyin arandığı yer. Arama, araştırma yeri. İlim, bilgi. Üçüncü Mebhas Kadere imân, imânın erkânındandır.
- 1-tefessüh (a.i. fesh'den.) 2-tefessüh (a.i. füshat'ten. ç. tefessühât. ) 1-Çürüme, çürüyüp dağılma, bozulma, kokuşma. Alçaklaşmak. Bozulmak. Tâkattan düşmek. 2- Açılmak, genişlemek, inbisat bulmak. Sonra tefessüh eder, gider. İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder.
- nüzhetgâh Seyir yeri, gezinti, eğlence yeri. "Bütün Barla’nın bağ ve bostanları benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır" diyebilir.
-
