Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)
In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten
--------------------
Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.
- MÜREBBİ-İ NÜFÛS Nefislerin terbiyecisi. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukul, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah oldu.
- müşteri Bir yıldız ismidir. Jüpiter. Malı parayla alan. Satılan malı alan.İstekli, arzulu. Zühreden Müşteriye, Müşteriden Zühale uçacak kanatları O veriyor.
- berk-i zail Bir anda parlayan fakat devamı gelmeyen devamlı olmayan şimşek. Bir anda parlayan fakat devamı gelmeyen devamlı olmayan şimşek.
- delil-i sâtı Parlak delil, yükselip meydana çıkan, nur saçan delil. İşte, şu zât (a.s.m.) vahdâniyetin, hakkaniyet derecesinde hak bir burhan-ı nâtıkı ve bir delil-i sâdıkı olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir burhan-ı katıı, bir delil-i sâtııdır. RNK-İlk Dönem Eserleri/108
- pervaz Kanat açmak, uçmak. Uçan, uçucu.Nur.Karargâh.Saçmak.Hücre.Saçak.Ayna. Dolap.İnce, uzun tahta.Uçan, uçucu gibi mânâlara gelerek birleşik kelimeler yapılır. kamer bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervâz eder
- istirhâm (a.i. rahm'dan. ç. istirhâmât.) Merhamet isteme, merhamet dileme, yalvarma. Rica etme. Çünkü, sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhâmını kabul etmez.
- hidâyet-edâ Hidayete sebeb olan, hidayet verici. İşte şu hüzün, hidayet-edâ, nurefşan Kur'ân'ın verdiği hüzündür. RNK-Sözler/551
- KÜNÛZ-U ESMÂ-İ İLÂHİYE Allah`ın isimlerinin hazîneleri.
- 1-Hâdî 2-Hadî 3-Hadi' 1-Hidayete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren. Hidayete, doğruluğa eriştiren. Önde giden. 2-Birinci.Mazluma yardım eden.Deveyi şarkı söyleyerek süren. 3-Hileci, aldatıcı.Bozuk, fena. şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi, hikmet-i hakikîsi, mürşid ve hâdîsi,
- muzmer (a.s. zımâr'dan. ç. muzmerât.) Gizli, saklı, örtülü, dışa vurulmamış, açığa çıkmamış. Yoksa, maraz muzmer olsa, daha muzırdır.
- Müstetir (Setr. den) Örtülü, gizlenen. Gizli, saklı. Münteşir, yayılmış. Cumada müstetirdir bir saat, kabul olur duâ edersen.
- Eblağ En beliğ. Daha beliğ. Daha fasih. Çok beliğ. ve hissiyâtça kesrete ve dünyaya müptela olduğundan, bir rehber vâsıtasıyla yüzlerini kesretten Vahdete, fânîden bâkîye çevirmek istemesine mukabil, en âzamî bir derecede, en eblâğ bir sûrette, Kur’ân vâsıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risâletin vazifesini en ekmel bir tarzda ifâ eden, yine bilbedâhe o zâttır.
- mesâlik (a.i. meslek'in ç.) Meslekler, tutulan yollar, süluk edilen yollar. Mesalikte ve meşreplerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir.
- Meşarib Meşrebler. Mizaclar. Tabiatlar. Huylar. Fehimler. Anlayışlar. Ahlâklar. Su içecek şeyler. Maşrabalar. Köşkler. Mânâsında, meşârib-i evliyâ, ezvâk-ı ârifîni, mezâhib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menâhic-i hükemâ, o i’câz-ı beyânı
- Müessis Kurucu, te'sis edici. Te'sis eden, kuran, temel atan. Hem Kur’ân, müessistir, bir Din-i Mübînin esâsıdır ve şu âlem-i İslâmiyetin temelleridir ve hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakàta, mükerrer suâllerine cevaptır.
- takrir (a.i. karâr'dan. ç. takrîrât, tekârîr.) İyi ifade etmek. Bildirmek. Ağzından anlatmak. Yerleştirmek. Kararlaştırmak. Yerini belirtmek. Resmî olarak yazı ile bildirmek. Tapuda, mülkünü başkasına sattığını bildirmek. Siyasî nota. Birkaç gün zarfında söylediği dersin takririni kaleme aldık.
-
- te'kîd (a.i. ekd'den. ç. te'kîdât.) Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. Üsteleme, bir işi için evvelce yazılan bir yazıyı tekrarlama. gr. Pekiştirme. Duada tekrar, zikirde tezkar, davette tekid lazımdır.
- muhakkik (a.s. Hakkdan ç. muhakkıkîn.) Tahkik eden, gerçeği araştıran, gerçeği araştırıp bulan, bir şeyin iç yüzünü inceleyerek vakıf olan. Gerçeğe ulaşmış olan. Hakikat âlimi. Hakikatlara hakkı ile vakıf ve ehl-i tahkik olan büyük İslâm âlimi. Ve muhakkik bir hakîme, o kelime şöyle ifhâm eder ki
- Terdad Tekrar. Müessise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır, te’kid için terdad lâzımdır, teyid için takrîr, tahkik, tekrîr lâzımdır.
- Tezkâr (Tizkâr) Zikretme, hatırlatma, anma, yâdolunma. Hepimiz Cenab-ı Kadir-i Kayyûm’a ubudiyet ve niyazımızı îfa ediyoruz ve Zat-ı Üstadânelerine karşı da, bu borcumuz olan dua-yı Üstadânelerini yâd ve tezkâr ediyoruz.
- tekrîr (a.i. kerr'den.) 1-Tekrarlama, tekrar etme. 2-ed. Sözün tesirini kuvvetlendirmek için bir sözü bile bile tekrar etme sanatı. Müessise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır, te’kid için terdad lâzımdır, teyid için takrîr, tahkik, tekrîr lâzımdır.
- ibham ipham Mübhem, kapalı bırakmak. Belirsiz olmak. Muayyen olmayan. Edb: Sözün kolayca anlaşılmayacak şekilde kapalı olması, vâzıh olmayışı. Baş parmak. Halbuki, Kur’ân, bu gibi karışıklıklardan, iphamlardan âzâdedir.
- mugâlata (a.i. galat'tan.) Yanıltıcı söz söyleme, yanıltıcı konuşma. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Ağız kalabalığı. Hatalı ve yanlış söz. Demagoji. Delilsiz veya uydurma delillere dayandırılan münakaşa. Man: Vehimlerden terekküb eden kıyastır. Cumhur-u avam ise, hiss-i zahir veya galat-ı hissin sebebiyle hilâflarını zarurî bildikleri için, ya tekzip veya nefislerine mugalâta veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden birşey gelmezdi.
- takrîb (a.i. kurb'dan.) Yaklaştırma, yanaştırma. Aşağı yukarı söyleme, tahmin etme. Vesile, bahane. Yolunu bulma. Bunu bir temsille fehme takrib edeceğiz
- tagyîr (a.i. gayr'dan. ç. tagyîrât.) Başkalaştırma, değiştirme. Bozma, ifsad etme. İyiden kötüye dönüştürme. "Kâinatı böyle tağyir ve tebdil eden Zâtın kendisinin de mütegayyir ve mütehavvil olması lâzım gelmez mi?"
- mutantan (a.s. tantana'dan.) Tantanalı, debdebeli, gösterişli, şatafatlı. Gürültülü, patırtılı. Çok parlak. Süslü. Tekrar o saray şeklinde mutantan, revnaktar, kıymetçe, mahiyetçe aynı, ufak bir saray-ı vücut âlemi gördüm. Ve feth-i bâb edip temâşâ etmek istedim.
- mûhiş (a.s. vahşet'ten.) Korku ve dehşet veren, korkutan, ürküten. Issız yer. Mûhiş bir dehşetten, müthiş bir hayretten başka ruha bir kemâl-i ilmî vermiyor. Bahs-i Kur’ân gibi etmiyor.
- mensuc (Nesc. den) Dokunmuş, dokunulmuş, dokunulan. Örülmüş. İşlenmiş. İşte, bu dönmek hakikati ne olursa olsun, maksud olan ve hem mensuc, hem meşhud olan intizama tesir etmez.
- zenberek 1-Hareketi sağlayan güç kaynağı, hareket yaptıran alet. 2-Saatlerin çeşitli parçalarını harekete geçiren yay. 3-Kapılara takılan yaylı kapama düzeneği. 4-Çelik veya pirinçten yapılmış ok. 5-Hayvan sırtında taşınabilen küçük top. Belki güneşin vazifesinden bahsediyor ki, san'at-ı Rabbâniyenin intizamına bir zemberek ve hilkat-i Rabbâniyenin nizamına bir merkez, hem Nakkâş-ı Ezelînin gece-gündüz ipleriyle dokuduğu eşyadaki san'at-ı Rabbâniyenin insicamına bir mekik vazifesini yapıyor. RNK-Sözler/506
- bakara el-bakara 1-İnek, dişi sığır. 2-ö.i. Kur'ân-ı Kerim'in 2. sûresi. Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. 286 âyettir.
- ilkaât(a.i. ilkâ'nın ç.) Zararlı sözlerle zihin çevirme, aklı çelme, şaşırtmak. Bırakmalar, terk etmeler. İlham etmeler. Birgün şu âyetleri okurken, İblis’in ilkaâtına karşı Kur’ân-ı Hakîmin feyzinden üç nükte ilham edildi.
- tekebbür (a.i. kibr'den.) Kibirlenme, kendini büyük sayma, büyüklük satma, kibir gösterme. Öyle ise, o kudretin dairesinde, büyük küçüğe karşı tekebbürü yok;
-
- Maarif Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi. Meharet. Üstadlık. Hüner. Marifetler. Mâruflar. Kültürler. Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri. Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te'mine çalışan bakanlık. Ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i İlâhiye hükmündedirler.
- Mümessil Vekâlet eden. Bir şahsı bir topluluğu veya şahs-ı mâneviyi temsil eden. Benzeten. Kitap bastıran. Vekil. Rol temsil eden. Aktör. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle meşhut ve nâzırdır, görünür, görür.
- Cehennem-nümun Cehennem gibi çok azab verici. Şu asr-ı felâket ve helâketin en büyük musîbeti olan ve dinsizliğe giden medeniyet-i sakîmenin içyüzünü ve yüzündeki peçeyi ve Cehennemnümûn mâhiyetini, hüdâ-i Kur’ânî ile muvâzene sûretiyle açar, gösterir.
- felâhat Çiftçilik, ekincilik, ziraat. felâhât ve ziraatı, ahalisinde pek mergub bir sûrete getirmiş
- mevadd-ı şerire kötü maddeler ve yanlış yollara sevk eden mevadd-ı şerîre ile onların mümessileri ve
- sevr (a.i. ç. esvâr, sivere, sirân, siyere, siyâr.) 1-Öküz, boğa. 2-ast. Boğa burcu. 3-Dünyaya müekkel melâikeden birisinin ismi. (Bak: Sahretullah) O meleklerin birinin ismi "Sevr" ve diğerinin ismi "Hût"tur.
- 1-icl 2-icl (C: İcâl) 1-Dana. Sığır yavrusu. 2-Boyun agrisi. Sigir sürüsü. İşte, o zamanda Benî İsrail dahi o kıt’ada neş’et ediyordu; ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, “icl” meselesinden anlaşılıyor.
- bakar (C.: Bukur-Bikar) Öküz. Dana. Sığır. (Bakr, yarmak demek olduğundan, bu hayvan dahi toprağı sürüp yarmak için kullanılması itibariyle bu isim verilmiştir. E.T.) ziraati kudsiye vevasıta-i ziraat olan bakarı ve sevri mukaddes, belki mâbud derecesine çıkarmış.
- Mergub(e) Rağbet edilmiş. Beğenilmiş. Çok kıymet verilen. Çokları tarafından istenen. felâhat ve ziraati, ahalisinde pekmergup bir surete getirmiş ve o sekenenin seciyesine öyle tesbit etmiş ki
- zebh Kesme, boğazlama. Kurban kesme. (Boğazlanmış veya boğazlanacak hayvana da "zebiha" denir. İşte, Kur’ân-ı Hakîm, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve istidatlarına işlemiş olan o bakarperestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir bakarınzebhiyle ifham ediyor.
- me'lûf (a.s. ülfet'den.) Alışmış, huy edinmiş, ünsiyet peyda etmiş, alışmış. Tekrar etmekle daha melûf ve menus olduğundan lezzeti artar.
- me'nus Alışılmış. Alışık. Ünsiyet edilmiş. Uysal, evcilleşmiş. Beğenilmiş. Mergub. Tekrar etmekle daha melûf ve menus olduğundan lezzeti artar.
- HÜSN-Ü İFHAM Anlatım güzelliği.
- ihtisâr (a.i. ç. ihtisârât.) 1-Kısaltma, özetlenme, lüzumsuz kısımları çıkarma. 2-Sözü ve yazıyı kısaltma, özetleme. 3-mat. Sadeleştirme, basitleştirme. Onuncu Sözün Onuncu Hakikati bu hakikati güneş gibi gösterdiğinden, ona iktifâen burada ihtisar ederiz.
- Müvesvis Vesvese veren, şek veren. Şüphelenmeğe sebeb olan. veyahut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor;
- dâye Çocuk hizmetçisi. Çocuğa süt veren, Sütnine. Dadı. Mürebbi. Evet, Nemrudları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren eski Mısır ve Babil’in
- enhâr (a.i. nehr'in ç.) Irmaklar, çaylar, nehirler. Çeşmelerin ve ırmakların, suyun ve enhârın muntazam bir mîzan ile zuhur ve devamlarına hazînedarlık etmektir.
- deveran-ı dem Kan dolaşımı, kan devretmesi. Zeminin bedeninde deveran-ı dem hükmünde olan suların muntazam cevelânına hizmetidir.
-
