Risale-i Nur (Subject) / Lügat (Lesson)

There are 4345 cards in this lesson

--------------------

This lesson was created by enver1961.

Learn lesson

  • muaccel (a.s. acele'den.)  Peşin, hemen verilen. Va'desiz. Acele olunmuş, ta'cil edilmiş, mühletsiz.          O hatânın muaccel cezâsı olan içindeki elemden ve azaptan kurtuldum.
  • MÜECCEL Sonraya bırakılan, tehir edilen. Sonradan yapılmak üzere vakti belli olan. Mühletli, peşin olmayan. Te'cil edilmiş olan.       Öyle ise, insanın iki maaşı var: Biri cüz’îdir, hayvanîdir, muacceldir; ikincisi melekîdir, küllîdir, müecceldir.         
  • sakîl (a.s. sıklet'ten ç. sikal, sukalâ.) sakil 1-Ağır, ağırlığı çok.    Sıkıntı veren, sıkıntılı, can sıkan.    Çirkin.    gr. Ağır ve kalın okunan hece.    müz. Türk müziğinde ağır bir usul.  2-Cilâ yapan, parlatan.   Size ağaç gibi kesif, sakîl, karanlıklı bir maddeden ateş gibi latîf, hafif, nurânî bir maddeyi çıkaran bir Zâttan, odun gibi kemiklere ateş gibi bir hayat ve nur gibi bir şuur vermeyi nasıl istib’âd ediyorsunuz?"   
  • istiskal (a.i. sıklet'den.) Ağır bulup hoşlanmadığını anlatmak. Soğuk muamele ederek sevmediğini bildirmek. Yüz vermeme, kovarcasına muamele etme, dolayısıyla kovma.       Meselâ, iki dilenci birşey istedikleri vakit, hırsla ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek, diğer sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.       
  • MÂŞUK Âşkla sevilen, sevgili.           Verdim ona ben gönlümü baştan başa artık, Maşukum odur, şimdi benim, ben ona aşık.    
  • sanem (a.i. ç. esnâm.) Put, Allah'tan başka tapınılan şey. Heykel. mec. Çok güzel kadın.         Esbâbperesti, nücumperestlik, sanemperesti, tabiatperestlik şirkin birer nevidir; dalâlette birer çâh.  
  • HAVFULLAH  Allah korkusu.         Demek, havfullahta bir azîm lezzet vardır.  Mâdem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu mâlûm olur.    
  • hüve Arabçada: O (mânasına işâret zamiri)        
  • âlem-i mülk Mülk âlemi, görünen âlem.          
  • âlem-i melekût 1-Melekût âlemi, ruhlar ve melekler âlemi. 2-Gözle görülmeyen semâvî varlıklar âlemi.  
  • âlem-i mülk ve melekût varlığın dış ve iç yüzü Sonra, mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. RNK-Sözler/482
  • mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika İleride verilecek mükâfatın başlangıcı.           Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sabıkadır.    
  • NETİCE-İ NÎMET-İ SÂBIKA Geçmişte verilen nimetin neticesi.
  • ilhâh (a.i. ç. ilhâhât.) Zorlamak. Israr etmek.  Üzerine düşme. Bir şeyin kabulü için son derece direnme.         Ara sıra birer bardak çay ısrar ediyordum, ilhâhıma karşı istinkâf ediyordu. Şam ulemasının ilhahı ve ısrarı üzerine, Camiü’i- Emevîde on bine yakın ve içerisinde yüz ehl-i ilim bulunan azîm bir cemaate karşı bir hutbe îrad eder.  
  • çâh (Çeh) f. Kuyu. Çukur.             Esbapperesti, nücumperestlik, sanemperesti, tabiatperestlik şirkin birer nevidir; dalalette birer çah.      
  • tefâvüt (a.i. fevt'ten.) Farklılık, iki şey arasındaki fark. Uygunsuzluk, iki şeyin birbirinden farklı olması.         ve o esmâya mazhariyet de, o nispette tefavüt eder.
  • ervâh-ı sâfile Alçak, kötü ruhlar. Aşağı ruhlar. Kötü ve kirlenmiş ruhlar.           Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrik eder.   
  • bahrî Denize âit, denizle ilgili, denize mensup. Tüyünden kürk olan, patka da denilen, gagası kaşığa benzer bir çeşit deniz ördeği.         Hut” isminde ve âlem-i misalde sevr ve hut timsalinde, berrî ve bahrî hayvânat nâzırlarından iki melâiketullah, adeta bir koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş.                
  • teârüf Bilinmek, tanınmak, mâlûm hâle gelmek, tanışmak, birbirini tanımak.             Şu nevi meselelerin mânâ-yı hakikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nâsa aittir ve teârüf ve tesâmu-u umumîye râcidir.              
  • timsâl (a.i. ç. temâsîl.) Model, sembol, örnek, sûret, nümûne. Resim, suret, şekil. Bir şeyi temsil eden resim veya işaret, sembol, alegori.             İşte, şu derin sırra ve şu geniş hikmete esrarlı, geniş ve hakikat ile bir derece karışık bir temsille bâzı işaretler ederiz.                      
  • muayyen (a.s. ayn'dan.) Kesin olarak belli olan, belli, ölçülü, tâyin ve tesbit edilmiş olan. Kararlaştırılan. Sınırlanan, sınırlanmış.         Şu halde, müphem tarzdaki yirmi sene müphem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.      
  • NÜVE Çekirdek, asıl, menbâ.           Bâzan çekirdekleri, bâzan nüveleri, bâzan icmâlleri, bâzan düsturları, bâzan alâmetleri, ya sarâhaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhâmen, ya ihtar tarzında bulunurlar.                      
  • Şari' Şeriatı meydana koyan, teşri eden. Allah (C.C.). Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. Şüru' eden, başlayan.           O dahi, Şârii düşünmekle, bir teveccüh-ü İlâhî verir.            
  • Zaid Artan. Fazlalık. İlâve olunmuş. Lüzumsuz, gereksiz. mat. Artı. Gr: Te'kid için söylenen.   Elde Kur’ân gibi bir mu’cize-i bâki varken, Başka burhan aramak aklıma zâid görünür. Elde Kur’ân gibi bir burhan-ı hakikat varken, Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?      
  • 1-Şarih 2-Şarih (C.: Şurah) 1-Şerheden, açıklayan. Bir şeyin mânasını izhâr eden. 2-Yiğit, kahraman.             ve zat ve sıfat ve esma ve şuun-u İlahiyenin kavl-i şarihi,         
  • 1-mezâk 2-mezak 3-Me'zak (Me'zel) 1-Zevk alma, tad duyma, tadma. (a.i. zevk'den.)    Zevk, lezzet.    Tad duyulan yer, damak. 2-Sür'atli yürüyen deve. 3-Dar yer.       Evet, Kur’ân, bütün müçtehidlerin mehazlarını, bütün âriflerin mezâklarını, bütün vâsılların meşreblerini, bütün kâmillerin mesleklerini,
  • Tetimme (Tetümme) (C.: Tetümmat) Tamam etme. Tamamlama. Ek. Noksanını tamamlamak için ilâve edilen.  tar. Fatih Medresesi'nde yüksek tahsile hazırlık kısmı.           İKİNCİ CÜZ VE TETİMME-İ TARİF:   
  • cihât-ı sitte Altı cihet. Altı taraf. (İleri, geri, sağ, sol, yukarı, aşağı taraflar.)           Ve bin seneye yakın, Kur’ân’ın bayrağını cihanın cihât-ı sittesinin etrafında galibâne gezdiren bu vatan evlâtlarına, İslâmiyet hesabına müftehirâne ve taraftarâne muhabbettarım.            
  • musaffâ (a.s. safvet'ten.) Sâfileşmiş, yabancı maddelerden arınmış, süzülmüş. Sâfileşmiş. Temizlenmiş. Süslenmiş.           Koyun verir kuzusuna hazm olmuş musaffâ sütünü.           
  • mücerred Yalnız, tek. Hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan. Tek başına. Çıplak, soyulmuş. Tek başına yaşayan, evlenmemiş, bekâr. Edb: Kur'ân yazısında noktasız harflerle yazılı mensur veya manzume. Bu şekil yazıya mahzuf veya mühmel de denir. Fls: Müşahhas olmayan. Vücuda gelmiş eşya ve ef'âlin şekil ve suretlerinden ayrı olarak düşünülen her keyfiyet ve mefhuma veya nisbet mefhumuna denir. Bunun zıddı müşahhasıdır ki, eşyanın bütün vasıfları ile zihinde husulüdür. (Bak: Mücahede - Tecerrüd) İhtiyar kadınlara ehemmiyetli bir müjde ve bekâr ve mücerret kalmak isteyen genç kızlara bir ihtar.   
  • bilhads-i sadık Doğru bir hads ile, doğru bir sezgi ile (tam bilme) .             makamı ve revacı, bilhads-i sâdık, makbul-ü melek ve ins ü cân bir kitab-ı semâvîdir.            
  • müberhen Delilli ve bürhanlı. İsbatlı. Delillerle sâbit olmuş.           dâvâmız mücerred değil, her birisi bürhan-ı katî ile müberhendir.                
  • BEDÂAT Hayret vericilik, yenilik ve iyiliklerde üstünlük, acib ve garib olma, çekicilik. Bedîîlik, güzellik; Birden, ansızın söz söyleme. Orijinallik.         Üslûbundaki bedâat-i hârikadır.      
  • BERÂAT Heybetlilik, büyüklük, sağlamlık, dayanıklılık, kavîlik; ilim, cesâret ve diğer güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Haşmet, metanet. İlim ve şecaatta, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Hüsn ve cemâlde tam olmak, emsâlinden üstün olmak. Fazilet, erdem, olgunluk, meziyet. İyi huy ve meziyetlerle benzerlerine üstün olma. Beyanında dahi faik bir beraat vardır.  RNK-Sözler/509
  • 1-Mütebahhir (Bahir. den) 2-Mütebahhir (Buhar. dan) 1-İlmi deniz gibi derin olan, büyük âlim olan. Allâme. Herhangi bir ilme çok      dalan. 2-Tütsülenen, dumanlanan, tebahhur eden.         Bu seyyah, bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyade ışıklandırdığını bildi.
  • SELÂSET İfâdedeki akıcılık, açıklık, kolaylık ve rahatlık. Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade.         Kur’ân’ın en mühim fesahatini, siz onun selâsetinde ve vuzuhunda buluyorsunuz.
  • kitabet Yazmak. Kâtiblik. Usulüne göre bir şeyi yazmak.         Ve keza tabiri, ehl-i kıraat ve kitabetten olmayan bir ümminin mahsulü olmadığına işarettir.
  • mefâhir (a.i. mefhar ve mefharet 'in ç.) İftihar edilecek, övünülecek şeyler, mefharetler.             İkinci adam başını kaldırdıkça aşiretinin mefahiri gözünü kamaştırır, hiss-i gururunu kabartır. 
  • Müstahsen Beğenilen. Güzel ve herkesin beğendiği. Dinimizin güzel gördüğü şeylerin her biri.           Bir ferd-i fevkalâde, kendi nevi içinde setr ile perde çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen.            
  • akvam (Kavim. C.) Kavimler. Milletler. Toplumlar. Diyor ki, "İngiltere, Çin, Japon, Amerika gibi akvâmın tarihleri bundan bahsetmiyor; öyle ise vuku bulmamış." Bin nefrin onun gibi Avrupa kâselislerinin başına! RNK-Mektubat/299     
  • muallâkât-ı seb'a Yedi askı; Kur'ân nâzil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe'nin duvarına asılmış olanları.             Muallâkat-ı Seb’a“ namıyla, yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâbe’nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı.
  • Bissüyûf Kılıçlarla ve kuvvet ile.               Onun için muharebe-i bissüyufa mecbur oldular.          
  • musâlâha (a.s. sulh'tan.) 1-Barışma, uzlaşma, sulh, barış. 2-Barış anlaşması.         bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musalâha ediyorlardı.  
  • nekâl 1-şiddetli ceza, işkence, azap. 2-Bir olaydan alınan ders, ibret.           lâfzı, nekâl, ikàb’a nisbeten hafif bir nevi cezadır ki, kıllete işaret eder.      
  • Kılle(t) Azlık. Nâdirlik. Kıtlık. Titremeğe benzer bir hâlet ki hiddet vaktinde ârız olur.           Çünkü noksaniyet, maddiyatın mahiyetlerindeki istidadın kılletinden ileri gelir.  
  • taklîl (a.i. kıllet'ten.) Azaltma, azaltılma, indirme.             Demek, taklîli ifade edecek; cümlenin bütün heyetleri de bu taklîle bakıp ona kuvvet verecek. 
  • Teb'iz Bölmek. Bölük bölük etmek. Bir kısma ait etmek.         Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki, lâfzındaki -i teb’îz ile o şartı ifade eder.      
  • 1-Teşkik 2-Teşkik (Şakk. dan) 1-Şüphede bırakmak. Şüpheye atmak. 2- Parça parça yarma. İkiye ayırma. Yarmak.           İşte böyle gayet katî ve şuhudî mesâilde teşkikàt-ı vehmiye yapmak, akılsızlıktır.      
  • dîdar (f.i.) Mülâkat, görüş. Görünme. Yüz. Çehre. Görüş kuvveti, göz. Açık, meydanda. Güzel yüz. tas. Allah'ın cemali, cennette Allah'ın manevi görünüşü.     ve küre-i arz bir baş ve berr ve bahr birer lisan ve bütün hayvanlar ve nebatlar birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı didar eder.            
  • NISF-I EKALL Yarıdan az.             Kabil-i taksim olmayan hafifinden nısf-ı ekser, sakîlinden nısf-ı ekall olarak, bütün aksâmını tansif etmiştir.