Risale-i Nur (Subject) / Lügat (Lesson)

There are 4345 cards in this lesson

--------------------

This lesson was created by enver1961.

Learn lesson

  • KUVVE Duygu, his, kabiliyet. Meleke. Kuvvet, güç. Niyet, fikir, düşünce, tasavvur . Salâhiyet. Keyfiyet, vasıf, nitelik. Gerçekleşmemiş, fakat gerçekleşme imkânı ve ihtimali olan potansiyel.   Zevkî bir fark bulunur, dâim onu aldatır o kuvve-i zâika; bedene, hem mideye kapıcı müfettişe.
  • 1-MÜTEBÂKÎ 2-MÜTEBAKİ 1-Geri kalan, artan, fazlası. Arta kalan. 2-Ağlar gibi görünen.       Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın kıssasından mühim esasları zikreder, mütebâkisini akla havale eder.
  • âlem-i misal bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem Görüntüler âlemi, dünyadaki işlerin görüntülendiği ve gözlendiği, ruhların bulunduğu âlem.         Senin aleyhinde âlem-i misâlde şehâdet eder. 
  • eyyâm (a.i. yevm'in ç.) Devir, zaman. Günler, gündüzler. Güç, iktidar, nüfuz.         "Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyâm-ı sâire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer."
  • eyyâm-ı Kur’âniye Kur'ân günleri; Kur'ân'ın tarif ettiği gün ölçüsü. Kur`ân`ın günleri, bildiğimiz günlerden farklı ve müddeti çok daha uzun olan Kur`ân`daki âyetlerde zikredilen gün kavramı.
  • hamele-i arş En üstteki gök katmanını taşıyanlar. Arşı taşıyan dört büyük melek. (İsrâfil, Cebrâil, Mikâil, Azrâil.)
  • elfâz (a.i. lâfz'ın ç.) Kelimeler, sözler, telaffuz edilen sözcükler.           Elfaz okunurken manalarını düşünmek, belagat mezhebinde vacip olduğuna işarettir. 
  • elfâz-ı tahmidiye Övgü sözleri, Allahü Teâlâ'yı öven, Ona hamd etmeyi içeren sözler.
  • MÜESSİR(E) Te'sir eden. İz bırakan. Te'sirli. Dokunaklı. * Hükmünü yürüten. * Eserin sahibi.         Bunun için, bâzı lûgatların mânâlarını söyleyerek aynen okumak daha müessir ve daha efdaldir.        
  • tayr (a.i. ç. atyâr, tuyûr.) (a.i. ç. atyâr, tuyûr.) Kuş. Cennetin tayr-ı hümayunu gibidir. Hem daima tekemmüldedir. RNK-Mektubat/144
  • müsebbih Allah'ı tesbih edip anan, Allah'ı noksan sıfatlarından tenzih eden ve zikreden, Sübhanallah diye Allah'ı tesbih eden.         Bütün zerrât-ı mevcudât, birer zâkir müsebbih, gör. 
  • 1-Hâmid 2-Hamîd 3-Hamid 1-Cenab-ı Hakk'a hamd ü sena eden. Allah'a şükreden.                                                                                                                                     Hz. Peygamber'in (A.S.M.) isimlerindendir. 2-Sena edilmeğe, medhedilmeğe elyak olan.    Dünya ve âhirette hamd kendisine mahsus olan Allah (C.C.)    Isparta Vilâyetinin Osmanlılar devrindeki adı. 3-Alevi sönen ateş.                                                                                                                                     Ölü, ölmüş. Sönmüş. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan.
  • muhbir-i sâdık Doğru haberci; Allah ve âhiretle ilgili doğru haberler veren Peygamberimiz (a.s.m.) ve diğer peygamberler.           Elbette, Muhbir-i Sâdıkın rivâyet ettiği melâikeler hakkındaki sûretler, gayet münâsiptir ve mâkuldür.  
  • eynessera-min-es-süreyya (İmkânsızlık bildiren bir tâbirdir ki) Yer nerede, Süreyyâ nerede?... Süreyyâ ile yer bir olur mu? (meâlindedir ve birbirlerine zıt ve uzak olan şeyler için söylenir.)  
  • felek (a.i. ç. eflâk, fülük.) Gökyüzü, gök, sema. Yörünge. Dokuz gök tabakası. Talih, baht, kader.       Felekzede, perişan, fakat asîl bir aşiretten bir cesur adamla, talihi yaver, feleği müsait, diğer bir aşiretten bir korkakla bir yerde rastgelirler.
  • Müekkel Vekil edilen kimse. Vekil tâyin olunmuş olan. (Bak: Müvekkil)         Ondan daha küçük herbir nevi hayvanâta mahsus, bir nevi çobanlık edecek bir melâike-i müekkel var.    
  • melâike-i müekkel görevli melekler
  • MÜNFAİL Tesir ile harekete geçen, yapılan fiilden tesir gören. fiilden etkilenen       Bir kabildir, münfail olur, fâil olmaz.  
  • ecnas (a.i. cins'in ç.) Cinsler, çeşitler, neviler, türler, soylar.             O zîşuur mahlûklar, madem ki melâike ecnâsından ve ruhanî envâlarından olmak lâzım gelir. 
  • ecsam  (a.i. cism'in ç.) Cisimler.             Nasıl ki ziyâ ecsâmın görülmesine sebeptir ve renklerin-bir kavle göre-sebeb-i vücududur; 
  • letâfet Lâtiflik, hoşluk. Güzellik. Nezaket, naziklik. Yumuşaklık. İncelik. Cisimden alâkayı kesip bir nevi nurâniyet kesbetmek.    ve bütün Cennet, bütün letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti
  • 1-HUDR 2-HUDR 1-Yeşillik. 2-Sıçramak. Seğirtmek.         "Ehl-i Cennet ruhları berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve Cennette gezerler" diye işaret ettiği "tuyûrun hudrun" tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins, ervâhın tayyâreleridir.    
  • zulmet (a.i. ç. zulümât, zulemât, zulmât.) Karanlık. tas. Allah'ın nurundan mahrum olma hali. Mc: Sıkıntı.       Elem olmazsa, lezzet bir kemâl olmaz. Zulmet olmazsa, ziyâ tahakkuk etmez. Firâk olmazsa, visâl lezzet vermez ve hâkezâ.  
  • katre (a.i. ç. kater, katarât.) Damla. Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Mesnevî-i Nûriye adlı eseri içinde yer alan bir risale. Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü herbir damlası da o kadar hazindir; ağlattırıyor, güya kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Farisî fıkralardır. RNK-Sözler/296
  • kesâfet Bulanıklık, kir, açık veya berrak olmama. Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk, sıklık.         Hem, nasıl ki şu kesâfetli, karanlıklı, dar dünyada güneşin pekçok aynalarda bir anda aynen bulunması gibi;
  • küduret (Keder. den) Bulanıklık. Koyuluk, kesiflik. Kaygı. Tasa. Kederlilik.         fikr-i tabiatla kesâfet ve küdûret peydâ edip âhirete perde olmuştur.          
  • merakib (Merâkibe) (Araba, at, kayık, vapur gibi) binecek vasıtalar. Merkebler.             Bâzı rivâyâtın işârâtıyla ve intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı seyyâre, seyyârâttan tut, tâ katarâta kadar bir kısım melâikenin merâkibidirler.
  • besatin (a.i. bostan'ın ç.) Bostanlar, sebze bahçeleri.           veya taammüm eden dağlarıyla ve rengârenk besatîniyle süslendiği gibi, 
  • menâzır (a.i. manzar'ın ç.) Manzaralar, seyredilecek, görülecek güzel yerler, güzel görünüşler. Perspektif. Geçmiş zaman bir mezar-ı ekber olmadığını, belki, zaman-ı istikbale inkılâp eden binler mecâlis-i münevvere ve mecma-i ahbap, binler menazır-ı nuraniye gördüm. RNK-Şuâlar/40
  • mezher mezhere(a.i. ç. mezâhir.) Çiçeklik. Çiçekli yer, çiçek yeri, çiçek bahçesi.           İkinci yüzü, âhirete bakar; âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. 
  • Sagir(e) Sagire (C.: Sagair) Küçük, ufak. Büluğa ermemiş çocuk. Küçük günah.
  • MÜLKİYE Memleket idâresi için çalışan dâire veya bu dâireye mensup olanlar; asker olmayanlar; şeriat âlimlerinin hâricindeki memurlar sınıfı.           Mısır, İslâmın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talim alıyor. İlâ âhir..
  • tenâsül (a.i. nesl'den.) Üreme, birbirinden doğup üreme, nesil yetiştirerek çoğalma.             "Cennet tenasül yeri olmadığından, evlât muhabbeti ve okşaması olmadığını" diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını;
  • tâ'mîm (a.i. umûm'dan.) Umûmîleştirme, umûmîleştirilme, herkese duyurma, yayma. Genelge.         Allahu a’lem bissavab, bunun tevili şudur ki: O Süfyan, kendi başına frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanunla tâmim ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için, inşaallah ihtida eder; daha herkes -yalnız istemeyerek -onu giymekle kâfir olmaz.
  • afak (a.i. ufk'un ç.) Ufuklar, gökle yerin birleşmiş gibi göründüğü yerler. Bütün dünya, gözle görülen âlem.
  • daire-i meşihat Diyânet işleri dâiresi, dinî işlerle vazifeli olanlar dairesi.       Diyanet dairesi, Meşihat-ı İslâmiye gibi, yalnız Türkiye’nin din muallimi değil, belki umum âlem-i İslâma Meşihat-ı İslâmiye yerine alâkası  
  • istihkâk (a.i. hakk'dan.) Hak etme, hak kazanma, hakkı olma. Hak kazanılan şey, hizmet karşılığı istenen şey, ücret, hak edilen para.       Onların ölümle azaptan ve ıztıraptan kurtulmaya istihkakları yoktur, bunun için meşiet-i İlahiye onların ölümüne taalluk etmemiştir.  
  • mecmâ' (a.i. ç. mecâmi'.) Toplanılacak yer, toplanma yeri; birikme yeri. Kavuşulan yer, nokta.       İsrâfil’in ezanını fecr-i haşirde işitip "Allahü ekber" diyerek kalkacağım. Salât-ı Kübrâdan çekilmem. Mecmâ-ı Ekberden çekinmem.    
  • mecma-ı âli Yüce Meclis.
  • ahyar (a.s. hayr'ın ç.) Hayırlı kimseler, iyiler, iyi ve faziletli olanlar. (Eşrar'ın zıddı)
  • bilâşek velâ şüphe şeksiz ve şüphesiz       elbette, bilâşek velâ şüphe, melâike vücudlarının ve ruhânî hakikatlerinin en güzel sûreti ve ukùl-ü selîme kabul edecek ve istihsan edecek en mâkul keyfiyeti odur ki, Kur’ân şerh ve beyân etmiştir.        
  • hadisat-ı cevviye ve semaviye hava ve gök olayları
  • mancınık (yun.a.i.) Eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan, bir ucunda bir kepçe, öbür ucunda da bir karşı ağırlık bulunan kaldıraç biçimindeki eski bir savaş âleti. Su dolabı. (t.i.) İpekçi çıkrığı. Büyük sapan.
  • mübareze-i mâneviye mânevî mücadele ve çatışma Hem, bilâşek velâ şüphe, şu muamele-i mühimmenin, şu mübareze-i mâneviyenin, âlem-i şehadette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır.  RNK-Sözler/254
  • nuhûset Uğursuzluk, şeâmet.               Çünkü, mahiyetçe şerâret ve nuhûsetleri vardır.
  • şeraret Şerlilik, kötülük, fenalık. Kıvılcım. Madem öyledir; elbette firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz şeraretiyle semâya ve ehline taş atacaklar. RNK-Sözler/252
  • 1-İnzar (Nazar. dan) 2-İnzar (C.: İnzârât) (Nezr. den) 1-Te'hir etme, geciktirme. İmhal. 2-Neticenin kötü olacağını bildirerek fenalıktan sakındırmak.    Azab ve ceza va'detmek.       Ve yine, yukarıda i’ad ve inzar, yani tahvif ve tehditler yapılmıştır. Çünkü o Hazret (a.s.m.) inzar ve tahvife (korkutma) memur olduğu gibi, Allah’ın rızasını, lütfunu, kurbiyetini ve saadet-i ebediye gibi tebşiratını da tebliğe memurdur.        
  • şenaat Fenâlık, kötülük, alçaklık. Cenab-ı Hakk'ın emrine muhalif hareket.       Çelik zincirler altında senelerle inlettirdiler. Her türlü şenaati Müslümanlığa icrâ ettiler.
  • şuvaz Kızgın, ateşli maden. Kızgın ateş. Susama.         arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar. 
  • ezvâc (a.i. zevc ve zevce'nin ç.) Kocalar, eşler, çiftler, kadınlrın veya kocaların eşleri. ["zevce" nin ç. olarak "zevcât" kelimesi daha çok kullanılır.].           İkinci esas: Medeniyet, taaddüd-ü ezvâcı kabul etmiyor.