4.345

Risale-i Nur (Subject) / Lügat (Lesson)

--------------------

This lesson was created by enver1961.

Learn lesson

Advertisement
  • mirî Devlete âid. Devlet hazinesine mensub.         Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir;
  • 1-hakîm 2-hâkim 1-Herşeyi gaye ve faydalarla yaratan Allah.    Her şeyi bir maksatla uygun ve hikmetle yaratan, hikmet sahibi Allah.    Feylesof, çok bilgili, hikmet sahibi, bilge.    Hekim, doktor. 2-(a.i.ç. hakeme, hâkimûn, hükkâm.)      Her şeye hükmeden, her şeyi hükmü altında tutan, her şeye             galip    olan. Allah. Memleketi idare eden, hükümdar.      Vali.      Yargıç.      Kanun uygulayan kimse.      Üstte olan, yüksekte bulunan. 
  • 1-HAVF 2-HAVF 1-Korku, korkutmak. 2-Kavim, kabile.           Ey muhatap olan insanlar! Havf ve reca ortasında bulunmakla, takvayı reca ederek Rabbinize ibadet ediniz.
  • 1-HEVÂ 2-HEVA (C.: Ehviye) 1-İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük.    Gelip geçici olan heves.    Nefsin zararlı ve günah olan arzuları. 2- İki şeyin arasının uzaklığı.     Yer ile gök arası.     Yukarıdan aşağıya inmek.     Her bir boş, ıssız yer.  Bunun da en mühim esası enâniyeti kırmak, hevâyı terk etmek, nefsi öldürmektir.   RNK-Mektubat/632
  • 1-ERVAH 2-ERVAH 1-(Ruh. C.) Ruhlar. Canlar. 2-Halk içinde yürürken at üzerindeymiş gibi görünen uzun boylu             kimse.      Adımları birbirine yakın olan.
  • CEBÂNET Korkaklık, ürkeklik. Korkulmayacak şeylerden bile korkmak.         Ve kuvve-i gadabiye, hadd-i istikamet olan şecaati takip etmezse, ifratla çok zararlı ve zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefritle çok zilletli ve elemli cebanet ve korkaklığa düşer, istikameti kaybetmesinin, hatasının cezası olarak daimi, vicdani bir azabı çeker.
  • 1-TAMME (Tâmmât) 2-TAMME 1-Kıyamet vakti.    Belâ. Dâhiye.    Keskin çığlık. 2-Bütün, noksansız, eksiksiz, tam.  İmânı ona bir emniyet-i tâmme verir.       Evet, mesleğimizde, ihlas-ı tammeden sonra en büyük esas, sebat ve metanettir. 
  • SERKEŞ İnatçı, isyan eden. Kafa tutan. Asi. Dik başlı. Muhalif.   Oğul da ne kadar serkeş de olsa, baba, şefkat-ı fıtriyesini ona karşı esirgemez ve esirgememeli.   
  • TAHASSUN (a.i. hısn'dan.) Kale veya hisara kapanma, sığınma. Sarp bir yara sığınma. Korunmak. Tahkim edilmiş bir yere sığınmak.       Hem İslâmiyet, havastan ziyade, avâmın tahassungâhı olmuştur.        
  • TEVEKKÜL Sebeplere sarıldıktan sonra neticesini Allah`a bırakma, neticeye rıza gösterme. İşi başkasına ısmarlamak. Allah'tan gelene razı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra neticelerini Allah'dan istemek. Kadere razı olmak. Hakka güvenmek.     Tevekkül etmek isteyenler Allah’a güvensinler.  
  • Advertisement
  • dâhiye Hârikulâde zekâ ve fetanet sahibi. Âfet, belâ, musibet. Kazâ. Emr-i azîm. Büyük iş ve hâdise. Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat(yaratılış harikası) Sol tarafıma baktım; müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler(büyük belalar) hazırlandığını görüyor gibi oldum.  Zira o gibi Kur'ân'ın fedai ve muhlis bir hâdimine, o gibi yüksek bir dâhîye(yüksek zeka), o gibi büyük bir mütefekkire, o gibi bir hakikat kahramanına, o gibi nazirsiz bir İslâm hakîmine, bütün âlem-i İslâm ve bütün cihan muhtaçtır. RNK-Tarihçe-i Hayat/681
  • istihkâm Sağlamlık. Metin olmak. Kuvvetli ve dayanıklı olmak. Askerlikte: Düşmana karşı, hücumlarını savmak için hazırlanmış bulunan siper, askeri yapılar. İstihkâm işi ile uğraşan asker sınıfı. Kuvvet ve metanet vermek.
  • 1-TAMMAT 2-TÂMMÂT 1-Kıyamet. 2-Mânâsız, uygunsuz, saçma sözler, herzeler.
  • MEBGUZ Sevilmemiş. Buğzedilmiş. Nefret edilmiş.
  • HERZE Boş söz. Saçmasapan söz. Boş lâkırdı.       Sonra arkana bakma, çık, git; herzekârâne fuzûlî bir sûrette karışma.  
  • GUSSA Keder. Tasa. Gam. Boğaza takılan yemek. Ağaç, diken.     Birden, elîm bir hadise yüzünden bir sene gam ve gussa çekti 
  • ehl-i ihtisas ve müşahede görünmeyen âlemlere ait hakikatleri bizzat gözleyen ve bu konuda uzmanlaşan kimseler (bk. ş-h-d)
  • icmâ Dağınık şeyleri bir araya getirme, toplama. Bir konu üzerinde fikir birliğine varma, fikir birliği. Fikir birliği. Bir meselede âlimlerin ittifak etmesi. fık. Müctehid olan İslâm âlimlerinin dinî bir konuda aynı sözü söylemeleri, bir konuda görüş birliğine varmaları. fık. Sahabelerin (r.a.) ittifakları üzerine akaid hükmüne geçmiş olan dini işlerin hepsi. Fikir birliği. Bir meselede âlimlerin ittifak etmesi. Bütün ehl-i tahkikin icmâıyla, vücut hayr-ı mahzdır, nurdur.  RNK-Şuâlar/120  
  • şekavet Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak. Mutsuzluk. Haydutluk, eşkiyalık. Bir kimsenin iç dünyasının kötü ve çirkin hâle gelmesi.   Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir.
  • ehl-i zevk ve keşif mânevî âlemlerde iman hakikatleri kendilerine açılan ve bu hakikatlerin zevkine erişen kimseler (bk. k-ş-f)
  • CÜNUN Delilik, cinnet. Delirmek. Çok olmak. Otun uzaması.       Said Nursî, filvâki ifrat-ı zekâ itibarıyla hudud-u cünunda idi.Fakat, öyle bir cünun ki,"Onun ulvî ruh ve kemal-i aklına işarettir" diye bir zat şu mısralarında tercüman-ı zîşanı olmuştur:  Cünun başımda yanar, ateş-i maâlîdir, Cünun başımda benim bir zekâ-i âlîdir. Benim cünunuma rehber ziya-yı ulviyet, Benim cünunumu bekler azîm bir niyet.
  • MÜBÂYAA Satın almak. Pazarlıkla bir şeyin değerini verip almak.         çarşı içinde bedevî bir Arapla at mübayaasında münazaa etmek, birtek şahit olan Huzeyme’yi şahit göstermekle5 görünen etvârı içinde sığışmaz.  
  • şimendifer Demir yolu katarı, tren. Demir yolu. Merkebi ise, şimendifer gibi bir vasıtadır ki, bir başında ateş ocağı bulunur;  RNK-Mektubat/93
  • 1-KATAR 2-KATAR 1-Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü.    Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı.    Tren.    Taşıt dizisi. 2-Arabistan yarımadasında müstakil bir devlettir.    İstiklâlini 1/1/1971 de ilân      etmiştir.    Hükümet merkezi Doha şehridir.    Üç yanı denizle çevrilidir.    Halkı müslümandır.    Resmi lisanı Arapçadır.
  • tayyar 1-Uçan.    Uçucu.    Uçma kabiliyeti olan.    Havaya kalbolup gaib olan. 2-Deniz dalgası.
  • 1-BERK 2-BERK (C.: Bürük) 3-BERK 4-BERK 1-Şimşek çakması. Parlama.    Yıldırım.    Zinetlenme, süslenme.    Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet.    Ahmak olmak. 2-Göğüs, sadr.     Çok çöken deve. 3-Yaprak. 4- Katı. Sert.     Serin.     Metin, sağlam Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha süratli akar.
  • takvâ (a.i. vikâye'den.) Bütün günahlardan kendini korumak. Dinin yasak ettiğinden veya haram olduğunda şüphesi olan şeylerden çekinmek. Allah'tan korkma,Allah korkusuyla dinin yasak ettiği şeylerden kaçınma, Allah'ın emirlerini tutup azabından korunma, Allah'ın yasaklarından kaçınmada âzamî titizlik gösterme.   Amele göre, takvâ kuvvetine göre o uzun yolu mütefâvit derecede kat’ ederler.
  • mubah (İbâhe. den) İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey. Fık: Yapılması ve yapılmaması şer'an câiz bulunan şey. (Yemek, içmek, uyumak gib.) huk . Kimsenin malı olmaksızın serbestçe yararlanılabilen.       Zaruretler mahzurlu şeyleri mübah kılar.  
  • mütefavit Birbirinden farklı, çeşitli. Zamanca birbirinden ayrı. (Kur'an-ı Kerim, mükerrer, mütefavit suallere cevap olduğu halde, şiddet-i imtizaç ve ittihaddan anlaşılır ki, sanki sual birdir. İ.İ.)
  • Kur'ân-ı Azîmüşşan şan ve şerefi yüce olan Kur'ân.
  • Advertisement
  • 1-İBKA 2-İBKA 1-Bâkileştirmek. Devamlı kılma. Sürekli kılma.    Azletmeyip yerinde bırakmak. Yerinde devamlı etmek.    Sınıfta kalma, sınıf geçememe.  2-Ağlatmak.       Mülk Allah’ındır; sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccânen zâil olur, gider.  
  • musaddak (a.s. sıdk'tan.) Doğruluğu tasdik edilmiş Tasdik edilmiş, tasdik olunmuş, doğrulanmış, gerçekliği kabul edilmiş, tasdikli.       Kendilerinde bulunmayanı hiçten, yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i akıl yanında musaddaktır. Çünkü enbiya aleyhimüsselâmın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medar olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mucizeler ve vazifeler varsa, o zatta (a.s.m.) en ileride olduğu tarihçe musaddaktır.
  • mütedeyyin Dindar. Din ile vazifeli. Sağlam müslüman, dine muhalefetten sakınan, dinine sâdık olan. Borçlu olan.     Bu millet-i İslâmın cemaatleri, çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister.
  • ANGARYA (yun.i.) Karşılıksız, ücretsiz yapılan iş. Meccanen görülen iş. Baştan savma görülen iş. Amele veya hayvanlar ile araba vb. nin karşılıksız olarak devlet işinde kullanılması.      
  • MECCAN Parasız, karşılıksız, ücretsiz, bedâva, meccânen. Hoca meccanen ders verir; talebelerin iaşe ve levazımatını da halk deruhte ederdi. Bunların içinde yalnız Molla Said, hiçbir 
  • muallem (a.s. ilm'den.) Talimli, talim görmüş, öğretilmiş, eğitilmiş. Eğitim görmüş, bilgili.           Seferberlikte, bir taburda, biri muallem vazifeperver, diğeri acemi nefisperver iki asker beraber bulunuyordu.
  • TAYIN Ekmek, erzak, yiyecek.
  • şikem Karın.             Ey şikemperver nefsim! Acaba, her gün her gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu?
  • indelhâce İhtiyaca göre. İhtiyaç vaktinde. Lâzım olduğunda, gerektiği zaman.         Fakat, yalnız nübüvvetini muannidlere karşı ispat etmek için harikulâde işlere mazhar olur ve indelhâce, ara sıra mu’cizâtı gösterirdi.
  • FÂSIK-I HASÎR Zarar ve ziyanda olduğunu bilerek günah işleyen.             Diğeri, Rezzâk-ı Hakikiyi ittiham etmek derecesinde derd-i maîşete dalıp, ferâizi terk ve maîşet yolunda rast gelen günahları işleyen fâsık-ı hasîrdir.
  • 1-HASÎR 2-HÂSİR 3-HASÎR 4-HASÎR 1-Bir şey söyler veya okurken dili tutulan kimse. Kekeme insan.      Hasır. 2-Hasarete uğrayan. Zarara, ziyana uğrayan.  3-Feri gitmiş, donuklaşmış göz.    Hasret çeken. Meramına nail olamayan.    Yorulmuş.    Açılmış.    Zayıf. 4-Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın.    Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz.
  • kebâir (a.i. kebîre'nin ç.) Büyük günahlar, cezası büyük olan günahlar. Belli başlıları şunlardır: a) Allah'ı inkâr etmek. b) Allah'a şirk koşmak. c) Allah'ın rahmetinden ümidini kesmek. d) Ana-babaya âsi olmak. e) Yalan yere şehâdette bulunmak ve yemin etmek. f) Bir kimseyi haksız yere öldürmek. g) İffetli kadınlara zina isnat etmek, zina ve livata yapmak. h) Faiz almak, yemek. ı) Hırs. i-Kesin olarak belirlenmiş dinî hükme inanmamak. j-Günah işlemekte ısrar etmek. k-Bidadlara taraftar olmak.
  • MÜCÂHEDE Cihad etme, çarpışma, gayret, savaş.         Müellif Bediüzzaman dinî mücâhedesi ve Kur’ân’a hizmetinde ve ubûdiyetinde, 
  • müttakî (a.s. vaky'den.) İttika eden, sakınan, çekinen, günah ve haramdan uzak duran, takva sahibi. Allah'dan korkan, zahid.    "Ey Müslümanlar, müjde size! Ey müttakî, sen Cehennemden felâh bulursun. Ey sâlih, sen Cennete felâh bulursun. Ey ârif, sen rızâ-i İlâhîye nâil olursun. Ey âşık, sen rü’yete mazhar olursun."  
  • adavet Düşmanlık, husumet. Hınç, kin         Eğer o katl, bir adâvetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münâfık o fitneye vesîle olmuş ise, çabuk barışmak elzemdir. 
  • bâr 1-Yük. Zahmet. Eziyet. Sıkıntı. Def'a. Kerre. Yemiş, meyve. Sebeb-i masraf ve ıztırab olan şey. Kale duvarı. İzin. 2- Ek olup "saçan, yağdıran, döken, ışık veren" gibi mânâda kelimeler teşkil edilir. Meselâ: Ateşbâr: Ateş saçan. Ateş yağdıran.
  • ednâ en âdi, en aşağı, en alçak, en basit, en küçük.             Zîrâ, Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen, en ednâ bir dereceye düşer.  
  • iftikâr Fakirliğini gösterme, açığa vurma, çok ihtiyacı olduğunu açığa vurma. Alçak gönüllülük. tas. Kulun Allah'a nisbetle ne kadar fakir olduğunu göstermesi.     meşru rızık, iktidar ve ihtiyarın derecesine göre değil, belki acz ve iftikarın nispetinde geliyor.
  • 1-İNTİHAB 2-İNTİHAB 1-Seçmek, ayırıp beğenmek. 2-Kapışmak. Yağma suretiyle mal almak.        Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim
  • mükerrem (a.s. kerem'den.) İkram edilmiş, saygı gösterilmiş. Aziz, saygıdeğer, muhterem. Kerim olan. İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir; RNK-Mektubat/666