Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)
In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten
--------------------
Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.
- güldeste-i mârifet Allah'ı tanıma ve marfet bilgilerinden derilmiş gül destesi, Allah'ı tanıma ve bilme buketi. bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i marifet ve iman alıp gelirken, hayvanat ve tuyûr âleminin kapısı, hakikat-bîn olan aklına ve marifet-âşinâ olan fikrine açıldı. RNK-Asâ-yı Mûsâ/137
- mârifet-âşinâ (a.f.b.fz.) Bilerek, üstün bilgiye sahip olarak, ustalıkla. marifetin yabancısı olmayan Allahı tanıma bilmeye alışmış hakikat-bîn olan aklına ve marifet-âşinâ olan fikrine açıldı.RNK-Şuâlar/159
- hayât-dârâne (a.f.b.zf.) Canlı bir şekilde, hayat sahibi olarak, hayat sahibi imişcesine. Hayattârâne mütemâdiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, RNK-Şuâlar/155
- hân-gâh (f.b.i.) Dervişlerin evi, büyük tekke. Allah rızası için ve misafirleri minnet altında bırakmamak ihlâsı ile fakir ve dervişlere ve talebe-i uluma yemek verilen ve misafir edilen yer. bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhta ve cadde-i kübrâ-yı Muhammedînin (a.s.m.)RNK-Şuâlar/164
- gâh (f.e.) Yer ve zaman bildiren edat. (Seher-gâh: Seher vakti. Secde-gâh: Secde yeri.) zf. Arasıra, kimi, bazı, kâh.
- zâtî Zata ait, zatın kendisinden olan, kendisiyle ilgili, kendine ait. Hususî, özel. Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz. Çünkü içtimaü'z-zıddeyn olur; o da muhâldir. RNK-Şuâlar/215
- tasvîr (a.i. sûret'ten. ç. tasvîrât, tasâvir.) Resmini yapma. Resim. Bir şeyi yazıyla veya başka ifade tarzlarıyla anlatma. Hâme-i zerrin-i kudret, gör ne tasvir eylemiş. RNK-Şuâlar/223
- kandîl (a.i. ç. kanâdîl.) Sıvı, yağ ve fitil konularak yakılan aydınlatma kabı. Sümbül ve benzeri bitkilerin çiçeği. Cami avizesi. Mübarek gece, bu gecelerde minarelerde kandil yakıldığından bu adla anılmıştır. Hem, madem bu misafirhane-i dünyanın sobalı lâmbası birdir ve rûznâmeli kandili(güneş) birdir ve rahmetli süngeri birdir ve ateşli aşçısı birdir ve hayatlı şurubu birdir ve himâyetli tarlası birdir. RNK-Şuâlar/221
- mümânaat (a.i. men'den.) Mani olma, engel olma, yapılmasını engelleme, önleme. Fakat bazı hallerin mümânaatiyle ihtisara ve icmale mecburum. RNK-Şuâlar/203
- 1-eb'âd (a.i. bu'd'un ç.) 2-eb'ad 1-Mesafeler, uzaklıklar. geo. Boyutlar. 2-(a.s.) Çok uzak, en uzak, daha uzak. Kitab-ı âlemin evrakıdır eb'âd-ı nâmahdud, Sütûr-u hâdisat-ı dehrdir âsâr-ı nâmadûd. RNK-Şuâlar/223
- ma'bûdiyet Mabud oluş, mâbudluk, ilahlık; kendisine ibadet edilmeye müstahak oluş, uluhiyet. ibadet edilmeye layık olma Çünkü ulûhiyete, yani mâbudiyete karşı şükür ve ibadetle mukabele edenler, kâinat ağacının en nihayetlerinde bulunan zîşuur meyveleridir. RNK-Şuâlar/204
- destgâh (f.b.i.) Tezgah, dokuma âleti, atölye, işyeri. Zenginlik. Kudret, iktidar. Yazılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u(lehv-i mahfuz tezgahı) hakikatte Mücessem lâfz-ı mânidardır, âlemde her mevcud. RNK-Şuâlar/223
- mef'ûl (a.s. fi'l'den. ç. mefâîl.) İşlenmiş, yapılmış, kılınmış. Bir fiilin tesirinde olan. gr. Tümleç. Yalnız, mef'uliyette(yapılmışlık) ve kabulde ve perdedarlıkta, emr-i Rabbânî ile istihdam olunuyorlar. RNK-Şuâlar/213
- fettâh (a.s. feth'den.) Zafer kazanmış, üstün gelmiş. Fetheden, açan. Kullarının kapalı işlerini açan, Cenab-ı Hak.
- fettâh (a.s. feth'den.) Zafer kazanmış, üstün gelmiş. Fetheden, açan. Kullarının kapalı işlerini açan, Cenab-ı Hak. Yani Fettâh isminin tecellîsiyle, basit bir maddeden ayrı ayrı, çeşit çeşit, hadsiz muntazam suretlerin, beraber, her tarafta, bir anda, bir fiil ile açılmasıdır. RNK-Şuâlar/226
- suver (a.i. sûret'in ç.) Sûretler. örmekler. Çünkü, bu feth-i suver fiili ise, her yerde ve her anda bulunan, nihayetsiz bir kudretin içinde nihayet derecede bir hikmet, bir dikkat, bir ihata ister. RNK-Şuâlar/227
-
- fenn-i nebâtât Bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, botanik. Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, iki yüz bini mütecâviz envâın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebdelerinin herbirinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; RNK-Mesnevî-i Nuriye/327
- fenn-i hayvanât Hayvanları inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı, zooloji. Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, iki yüz bini mütecâviz envâın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebdelerinin herbirinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; RNK-Mesnevî-i Nuriye/327
- 1-hasr 2-hasr 1-Sıkıştırma, bir çember içine alma, etrafını çevirme. Yalnız bir şeye mahsus kılma, yalnız bir şeye kullanma. Bir şeye, kişiye, konuya, meseleye has hale getirme. Umumilikten çıkarma, sınırlama. Vakfetme. Zaman ayırma.- 2-Böğür. Bel. Vücudun hasra(sınırlandırma) gelmez muhtelif envâını, münhasır olmaz, sıkışmaz şu şehadet âleminde. RNK-Sözler/949
- şevâhid-i kevniye Yaratılışa âit şâhitler. pek çok âyât-ı Kur'âniye ve hadsiz şevâhid-i kevniye, bil'ittifak herbir zîhayatın birtek Rezzâk-ı Zülcelâlin rahîmiyeti ile beslendiklerini gösteriyorlar. RNK-Şuâlar/233
- mukannen (a.s. kânûn'dan ç. mukanenât.) Belli, belirli, şaşmaz, zamanı veya niteliği belli. bir kanuna bağlı, zaman ve mekanı hic şaşmayan. hayvanların da mukannen olan tayinatlarını onlara zahmetsiz bir surette fıtrî hâcetlerini koşturacaktı. RNK-Şuâlar/235
- sû-i i'tiyâd Kötü alışkanlık İtiyat, israf ve sû-i istimâlat ile tiryaki olup zaruret hükmüne geçen mecazî ve sun'î rızıktır. Bu kısım ise taahhüd-ü Rabbânî altında değil, belki ihsana tâbidir. Kâh verir, kâh vermez. RNK-Şuâlar/234
- mün'im-âne nimet vererek, nimetlendirerek. Nimet verircesine; nimet verene, ikram edene yakışır şekilde. ve şefkatle terbiye edileceğini remzen mün'imâne haber veriyor. RNK-Şuâlar/873
- sekene-i arz Arzın sakinleri, yeryüzünde bulunanlar, mahlûkat. Elbette cesed-i misalî giyen ve ervah gibi hafif ve lâtif bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler. RNK-Sözler/250
- ittikan Emin olma, kesin olarak bilme ve güvenme. Gözle görmüş gibi sağlam bilme ve inanma. Sağlamlık. Muhkem yapılmak. Hâlbuki, en âdiden en âliye, en küçükten en büyüğe ittikan; RNK-İlk Dönem Eserleri/600
- hall 1-Çözme, çözülme, karışık bir meselenin içinden çıkma. Anlayıp karar verme, neticelendirme. Şüphe edilmeyecek şekilde açıklama. Eritme. Susam yağı. Ezmek. Açmak. Dühul etmek, girmek 2-Sirke. Sağlamlaştırmak. * Dostluk, sadâkat. * Fakir, hastalıklı, nahif insan. hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammâsını hall ve keşfeden ve daima o Hâlıkının namına hareket eden ve Ondan istimdat eden ve muvaffakiyet isteyen ve Onun tarafından imdada ve tevfike mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşî denilen bu zât (a.s.m.) olacak. RNK-Şuâlar/180
- şiddet-i galeyân Galeyanın şiddeti, coşmanın şiddeti, kaynamanın şiddeti; şiddetli bir şekilde coşup taşma. şiddetli coşkunluk, coşup taşmak. delikanlılar, şiddet-i galeyanda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevâlarını tecavüzattan ve zulümlerden ve tahribattan durduran ve hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü cereyanını temin eden, RNK-Şuâlar/244
- mizâc (a.i. mezc'den. ç. emzice.) 1 Manevî vasıfların tamamı; huy, tabiat, fıtrat, bünye. İnsan vücudunda dört temel maddenin karışmasından meydana geldiğine inanılan hal. Bir şeyle karıştırılmış olan başka bir şey. Sağlık durumu. Ve herşeyden çabuk ağlayan gayet mukavemetsiz mîzac-ı ruhlarında(ruhun durumu yaratılışı), o Cennet ile bir ümit bulup mesrurâne yaşayabilirler. RNK-Şuâlar/243
- muvâzene-i a'mâl Yapılan işlerin tartılması, amellerin tartılıp hesaplanması. Haşrin Mahkeme-i Kübrâsında, mizan-ı âzam-ı adaletinde cin ve insin muvazene-i a'mâllerini istib'âd edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvazene-i ekbere dikkat etse, elbette istib'âdı kalmaz. RNK-Lem'alar/563
- ta'zîb (a.i. azâb'dan. ç. ta'zîbât.) Azap verme, eziyet etme, eziyette bulunma. Boşuna yorma. Bizi zevâl ve teb'îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti' raiyetini başıboş bırakıp idam etme" diyor ve pek çok yalvarıyor. RNK-Sözler/86
- ta'zîb (a.i. azâb'dan. ç. ta'zîbât.) Azap verme, eziyet etme, eziyette bulunma. Boşuna yorma. Bizi zevâl ve teb'îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti' raiyetini başıboş bırakıp idam etme" diyor ve pek çok yalvarıyor. RNK-Sözler/86
- mübâşeret (a.i. beşr'den.) Bir işe girişmek. Bir işe başlamak. * Karşılaşmak. * Başlamak ve devam etmek. * Temas etmek, dokunmak. * İnsanın derisinin, başkasının derisine dokunması. Ve az bir kısmı, kàbiliyetsizlere ve yanlış mübaşeret edenlere veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara veya çok hayırları sümbül vermeye vesile olanlara rastgelir; RNK-Şuâlar/750
-
- müzeyyif (a.s. zeyf'den.) Tezyif eden, sahte olduğunu gösteren. Eğlenen, hakaret, alay eden. Delillerle çürüten, çürüğe çıkaran. cüz'î ve hattâ hissiyat ve tarafgirlikle bize ve Risale-i Nur'a karşı müzeyyifâne hareket eden bir müddeiumumînin acîp vaziyeti beni bu uzun ifadeye sevk etti. RNK-Şuâlar/464
- 1 - haza' 2 - hazâ 3 - haza' 1 - Kesme, kesip yarma, ameliyat. 2 - (a.i.) gr. (Bu, şu, o.) İşaret zamiri. 1 - Asmacık denen otun tohumu. (Sara hastaliğına iyi gelir.) Ezcümle, bir hadîste, "Âhirzamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar, alnında 'Hâzâ kâfirün' yazılmış bulunur" diye hadîs var deyip benden sordular. RNK-Şuâlar/462
- mazhar-ı enbiya Peygamberlerin zuhur ettiği yer. Peygamberlerle, nebilerle şereflenme, kavuşma, peygamberlere mazhar oluş.
- mazhar-ı enbiya Peygamberlerin zuhur ettiği yer. Peygamberlerle, nebilerle şereflenme, kavuşma, peygamberlere mazhar oluş. Bin seneden beri bu milletin gıda ve ilâç gibi bir hâcet-i zaruriyesi olan takvâyı ve salâhati bu mazhar-ı enbiya olan Asya'da hükmeden ehl-i siyaset yasak etmez ve edemez biliyoruz. RNK-Şuâlar/458
- müteassıba mutaassıb (a.s. asab'dan.) Tassubu olan, kendi tarafını aşırılıkla tutan. Bir meseleyi müdafaada ifrata varan, körü körüne bir fikre bağlı olan, bağnaz. Kendi din ve mezhebini tutmakta aşırı gitmekle birlikte başka din ve mezhepten olanlara düşmanlık gösteren. Eski adet ve geleneklerine aşırı bağlı olup, yenilik kabul etmeyen. İşte bak, şu cezire-i vasiada, vahşi ve âdetlerine müteassıb, inatçı muhtelif akvamın, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyanelerini büsbütün def'aten kal' ve refetti. RNK-İlk Dönem Eserleri/106
- farfara Gürültü ve şamataya meraklı hafif kimse. Övüngen. Hafif-Meşreb. Akılsızlık. O Vekilin o farfaralı telâşı, zaafına ve tam korkusuna delâlet eder. Tecavüze değil, belki tedâfüe mecburiyeti bildiriyor. RNK-Şuâlar/436
- 1-insilâh 2-insilâh 1-(a.i. selh'den.) Kesilen hayvanın derisinin yüzülmesi. Soyulma, sıyrılıp çıkma. Ayın sonu gelme. 2-Silahlanma Kardeşlerim, madem bir kısmın mâhiyetleri bu tarzdır; onlara, o kısma teslim olmak, bir nevi intihardır, İslâmiyetten pişman olmaktır, belki dinden insilâh etmektir.
- Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri hakkında bilgi verir misiniz? Değerli kardeşimiz;Asıl ismi, Ebü'l-Kâsım Cüneyd b. Muhammed el-Hazzâz el-Kavârîrî (ö. 297/909) İlk devir sûfîliğinin en güçlü temsilcilerinden olan meşhur sûfî. Bağdat'ta doğdu ve orada yaşadı. Doğum tarihi belli değildir. Ailesi aslen Nihâvendli olup cam ticaretiyle uğraştıklarından Kavârirî nisbesiyle tanınmaktaydı. Bizzat Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri de ipek ticaretiyle meşgul olduğundan Hazzâz lakabıyla tanınmıştır. Ailesinin Nihâvendden Bağdat'a ne zaman geldiği kesin olarak bilinmemektedir. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri küçük yaşta tahsile başladı. Ebû Sevr el-Kelbi'den fıkıh okudu. Ebû Ali el-Hasan b. Arefe el-Abdî başta olmak üzere bazı âlimlerden hadis dinledi. Dayısı Serî es-Sakatî ve Ebû Hamza el-Bağdâdî gibi sofilerin sohbetinde bulundu. Zahirî ilimlere büyük önem veren Seri, onun önce şer'î ilimleri öğrenmesini teşvik ettikten sonra. "Allah seni sûfî hadisçi değil hadisçi sûfi kılsın" şeklinde dua etmiştir. Nitekim henüz yirmi yaşında iken fıkıh hocası Ebû Sevr'in ders meclisinde fetva verecek seviyeye gelmişti. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri şer'î ilimleri iyice öğrendikten sonra kendini zühd, ibadet ve tasavvufa verdi. Aslında küçük yaştan itibaren tasavvufa hevesli idi. Henüz yedi yaşında iken şükrün ne olduğunu soran Serîye, "Verdiği nimete güvenerek Allah'a âsi olmamaktır." diye cevap vermesi, onun bu alanda ne kadar yetenekli olduğunu göstermektedir. Başta dayısı olmak üzere çevresinde büyük sûfîlerin bulunması, onun küçük yaşta tasavvufa yönelmesine sebep olmuştur denilebilir. Bununla birlikte Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri şer'î ilimlerle de sürekli meşgul oldu. Ca'fer el-Huldinin, "Hâl ile ilmi Cüneyd kadar mükemmel bir şekilde kendisinde birleştiren başka bir sûfî görmedim. Onu gören hâlinin ilminden üstün, konuşmasını dinleyen ilminin hâlinden üstün olduğu kanaatine varırdı." demesi ilim ve tasavvuftaki mertebesini göstermektedir. Bundan dolayı "tâvûsü'l-ulemâ" ve "seyyidü't-taife" gibi unvanlarla anılırdı. Mu'tezile âlimi Ebü'l-Kâsım el-Kelbî ona hayran olmuştu. Zira edipler onun sözünden, filozoflar fikrinden, kelâmcılar ilminden faydalanmak için etrafında toplanıyorlardı. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri, tasavvufun derinliklerine dalmak ve zihni sürekli ruhî konularla meşgul olmakla birlikte geçimini sağlamak için ticaretle de uğraşıyordu. İbn Nüceyd, onun dükkânında perde ile ayırdığı bir köşede ibadete devam ettiğini söyler. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'nin irşad faaliyetine başlayacak bir duruma geldiğini gören Serî onu vaaz vermeye teşvik etmesine rağmen, o kendisinde bu ehliyeti görmediğinden çekingen davranmış, ancak manevî bir işaret üzerine meclis teşkil edip konuşmaya başlamıştı. Bununla birlikte Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri fena ve tevhid gibi tasavvufun ince ve güç anlaşılan konularını kapalı kapılar ardında anlatmayı tercih ediyor(1), bazan da bunları fıkıh perdesi altında gizliyordu. Birçok ünlü sûfî Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin sohbetinde bulunmuş, onun müridi ve halifesi olmuştur. Ebû Muhammed el-Cerîrî, Ebü'l-Abbas İbnü'l-Arabî, İsmail b. Nüceyd, Ali b. Bündâr es-Sayrafî, Ebü Bekir Şiblî, Mimşâd ed-Dîneverî, Abdullah eş-Şarânî, Muhammed b. Ali el-Kettânî. Ebû Bekir el-Vâsıtî, Ebû Amr ez-Zeccâcî Cüneyd'in sohbetinde bulunan tanınmış sûfilerdendir(2). Bu sebeple tarikatların tamamına yakın kısmı silsilelerinde Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'ne yer verirler(3). Mutlak İmam. Küçük Şafii ve Sadr-i Kebîr gibi unvanlarla anılan fıkıh âlimi İbn Süreye de onun sohbetinde bulunmuş, ruhaniyetinin tesirinde kalmış ve manevî alandaki bilgilerini ona borçlu olduğunu ifade etmiştir. İbnü'I-Mülakkın'ın kaydettiğine göre Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri ölüm döşeğinde iken oturarak namaz kılmış, bunun da bir nimet olduğunu ifade etmiş, istirahat etmesi gerektiğini söyleyenlere namaza durmak suretiyle cevap vermiş ve virdiyle meşgul iken ruhunu teslim etmiştir. Ölümünden az önce hatim indirmiş, yeni bir hatime başlayıp Bakara sûresinden yetmiş âyet okumuştu. 297 (909) yılında vefat etmiş olup cenaze namazında 60.000 kişinin bulunduğu rivayet edilir. 296 veya 298 yılında vefat ettiğine dair de rivayetler vardır. Bağdat'ın Şünûziye Mezarlığı'nda dayısı ve şeyhi Seri'nin yanında toprağa verilen Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin çeşitli İslâm ülkelerinde makamları mevcuttur. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri tasavvuf terimlerini, usul ve esaslarını tesbit ederek tasavvufun ortaya çıkışını sağlayan büyük sofilerden biridir. Tasavvufî görüşleri hem kendi risaleleri hem de kaynak eserler yoluyla günümüze ulaşmıştır. Süfiliğin temel konularından biri, insan ile Allah arasındaki mesafeyi kapatma meselesidir. Ona göre bu mesafe ancak tasavvuf köprüsüyle kapatılabilir. Bundan dolayı tasavvufu, "Her şeyden alâkayı kesip Allah'la olmaktır." şeklinde tarif eder(4). Bu tanımıyla Allah'la kul arasındaki mesafeyi aşmak için insanın Allah'tan başka her şeyden kopması gerektiğini anlatmaktadır. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'nin tasavvufî görüşleri, hem çağdaşı sûfîler hem de daha sonraki mutasavvıflar üzerinde derin tesirler bırakmıştır. Onun açtığı yoldan gidenlere Cüneydî denildiğini kaydeden Hücvîrî, kendi şeyhlerinin de bu zümreye mensup olduklarını belirtmektedir. el-Münkız mine'd-dalâl adlı eserinde belirttiğine göre Gazzâlî'nin tasavvufa yönelmesinde de Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'nin tesiri olmuştur. el-Lüma', et-Ta'anuf, Kûtü'l-kulûb ve er-Risâle gibi tasavvufun temel kaynakları Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'nin fikirlerine geniş yer ayırır, onun tasavvufî konulardaki sözlerini delil sayarlar. Süfi tabakat kitaplarında da önemli bir yer tutan Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'ne bütün tarikat mensupları büyük bir velî nazarıyla bakarlar. Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin bazı mektupları günümüze kadar gelmiştir(5). Bu mektupları Ali Hasan Abdülkâdir The Life Personality and Writings of al-Junayd(6) adlı eserinin içinde İngilizce tercümeleriyle birlikte yayımlamıştır. Aynı mektuplar bazı yeni mektupların ilâvesiyle Süleyman Ateş tarafından da Cüneyd-i Bağdadî Hayatı, Eserleri ve Mektupları(7) adıyla yayımlanmıştır.(8)
- cüneyd Küçük asker, askercik.
- ABBÂSİLER (M: 750-1258) Abbasi soyundan gelen Ebu-l Abbas Abdullah es-Seffah Mi.749 (Hi. 132) tarihinde Kufe’de Ebu Müslim-i Horasani’nin de desteğiyle ilk Abbasi halifesi olarak hilafet makamına geçti.(Bak:Hilafet) Bundan sonra eski Enbar şehrini imar ederek burasını Haşimiye adıyla hilafet merkezi yaptı. Abdullah’dan sonra kardeşi ve halife olan Ebu Cafer Mansur, Bağdad şehrini kurarak başkent yaptı. Bazı halifelerin Samarra şehrinde ikamet etmelerine rağmen Bağdad şehri esas merkez olarak nihayete kadar devam etti. Abbasi halifeleri Ebu Cafer Mansur’dan itibaren bilhassa Harun-er Reşid ve oğlu Me’mun zamanında matematik, tıb, felsefe gibi ilimlere ait olan Yunan kitabları Arabçaya tercüme edilmiştir. Bu sebeble de Avrupa felsefesinin İslâm dünyasında bazı menfi tesirleri görülmüş ve buna karşı da başta İmam-ı Gazali olmak üzere İslâm büyükleri mukabele etmişlerdir. İslâm memleketlerinden yalnızca İspanya, Endülüs Emevilerinin elinde kalıp, diğer yerler, Abbasi halifelerinin idaresinde bulunuyordu. Hindistan ve Maveraünnehir de bu sınırlara dahil idi. Abbasiler devrinde kültür, imar işleri ilerlemiş ve milli gelir çok artmış, bu medeniyet üç kıtaya yayılmıştı. Ancak devletin sınırlarının çok geniş olması, merkeziyetçi idareye fazla imkân vermiyor ve idareyi güçleştiriyordu. İkinci Hicri asrın sonundan itibaren Abbasi halifeleri adına hutbe okunan bazı emirlikler kuruldu. Bunlardan Afrikiyye’de Beni Ağleb, Horasan’da Beni Tahir, daha sonra Beni Leys ve Al-i Saman, Mısır’da Beni Tulün hükümetleri en önemli olanlarıdır. Bu hükümetler gittikçe bağlılıklarını azaltmağa başladılar. Nihayet önce Büveyhiler, sonra Selçuklular Irak’ı da ellerine geçirerek Emir-ül Ümera (Emirler Emiri) ünvanıyla Bağdad’da dahi hüküm sürmeğe başladılar. Ancak hilafet ilga edilmiyerek halifelerin sadece ünvanı kalmıştı. Dördüncü Hicri asrın ortalarında Batı Afrika’dan gelip, Mısır’ı zabt ve Kahire’yi merkez yapan Fatımiler hilafet iddiasında bulundular. Böylece Abbasilerin Afrika kıtasında hükümleri ve hutbeleri ortadan kalktı. Şam bölgesi ise bazan Fatımilere, bazan Abbasilere tabi oldu. Altıncı Hicri asrın ortalarında Fatımiler yıkılınca Salahaddin-i Eyyubi Mısır’da Abbasilerin hakimiyetini yeniden kurdu. O sırada Haçlılar, Şam ve civarını istila ettiklerinden Salahaddin-i Eyyubi, Atabeylikler ve diğer Türk hükümetleriyle beraber Haçlılarla kahramanca mücadele etti. Abbasi Devleti her geçen gün kuvvet ve itibarını kaybediyordu. Son Abbasi halifesi olan Musta’sım dinine çok bağlı ve sünni idi. Veziri olan İbn-i Alkami ise Şii olup, halifeye sadık değildi. Devleti bu idare ediyordu. Abbasileri yıkıp, Şii devleti kurmak istiyordu. Bunun için Moğol hükümdarı Hülagu’nun Bağdad’ı alarak halifeliği yıkmasını ve kendinin de ona vezir olmasını arzu ediyordu. Şamanist olan Cengiz’in torunu Hülagu’nun müşaviri Nasırüddin Tusi de Şii olup durmadan Bağdad’ı almasını teşvik ediyordu. Neticede Hülagu’nun ikiyüzbin kişilik kuvveti karşısında duramadı. Bağdad teslim olduğunda insanlık tarihinin en büyük vahşetlerinden biri cereyan etti. Halife yanındakilerle birlikte idam edildi. Dörtyüzbinden fazla müslüman kılıçtan geçirildi. Milyonlarca İslâm kitabı Dicle’ye atıldı. Güzel şehir harabeye döndü. Böylece 524 senelik Abbasi Devleti yıkıldı. Bu yıkılışın önemli müsebbiblerinden olan vezir İbn-i Alkami’ye hiçbir vazife verilmedi. Zillet içinde o sene öldü. Ancak Hülagu istilasından kurtulan Abbasi halifelerinden biri 1261 (Hi. 659)da Mısır’a gitti. Orada hüküm sürmekte olan Memluk sultanlarından Baybars tarafından Kahire’de halife ilan edildi. Abbasilerin bu kolu da Mısır’da 1517 (Hi. 923) tarihine kadar devam edip bu esnada hilafet makamında bulunan III.Mütevekkil Alallah, hilafeti kendi arzusuyla Mısır ve Hicaz Fatihi Yavuz Sultan Selim Han’a teslim etti. Gerek Selçuklularda ve gerek Memluklerde Abbasi halifeleri, müslümanların sadece manevi imamı idiler. Devlet idaresini sultanlar yürütüyordu.(*) Bağdad’da hüküm süren asıl Abbasi hilafeti 750 (Hi. 132) tarihinden 1258 (Hi. 656) tarihine kadar 508 sene, Mısır’daki kolu da 1261 (Hi. 659)dan 1516 (Hi. 923) tarihine kadar 255 sene toplam 763 sene devam etti. Bağdad Abbasilerinin yıkılmasıyla Mısır Abbasilerinin kurulması arasında 3 senelik bir fetret devri vardır. Bağdad’daki asıl Abbasilerden 37, Mısır’daki Abbasilerden 17 halife vazifede bulundular. İslâm Ansiklopedisi’nin nakline göre, Bağdad Abbasi halifelerinin hilafete geçiş tarihleri:Hicri Miladi Hicri MiladiSaffah........... 132 750 Razi................. 322 934Mansur............ 136 754 Muttaki............ 329 940Mehdi.............. 158 775 Müstekfi.......... 333 944Hadi................ 169 785 Muti................ 334 946Reşid............... 170 786 Tai.................. 363 974Emin............... 193 809 Kadir.............. 381 991Me’mun.......... 198 813 Kaim............... 422 1031Mu’tasım........ 218 833 Muktedi.......... 467 1075Vasık............... 227 842 Müstazhir....... 487 1094Mütevekkil...... 232 847 Müsterşid....... 512 1118Muntasır.......... 247 861 Raşid............ 529 1135Mustain........... 248 862 Muktefi.......... 530 1136Mu’tazz........... 252 866 Müstencid....... 555 1160Mühtedi.......... 255 869 Mustazi........... 566 1170Mu’temid........ 256 870 Nasır.............. 575 1180Mu’tezid......... 279 892 Zahir............... 622 1225Muktefi........... 289 902 Mustansır........ 623 1226Muktedir......... 295 908 Musta’sım..... 640-656 1242-1258Kahir.............. 320 932 Mısır Abbasi Halifelerinin Hilafete Geçiş Tarihleri:Hicri MiladiMustansır Billah Ebu-l Kasım Ahmed 659 1261Hakim Bi-Emrillah Ebu-l Abbas Ahmed 660 1261Müstekfi Billah Ebu-l Rabi Süleyman 701 1302Vasık Billah Ebu İshak İbrahim 740 1340Hakim Bi-Emrillah Ebu-l Abbas Ahmed 741 1341Mu’tezid Billah Ebu-l Feth Ebu Bekr 753 1352Mütevekkil Alallah Ebu Abdullah Muhammed763 1362Mu’tasım (Musta’sım) Billah Ebu Yahya Zekeriya 779 1377Mütevekkil Alallah (ikinci defa) 779 1377Vasık Billah Ömer 785 1383Mu’tasım Billah (ikinci defa) 788 1386Mütevekkil Alallah (üçüncü defa) 791 1389Mustain Billah Ebu-l Fazl El-Abbas 808 1406Mu’tezid Billah Ebu-l Feth Davud 816 1414Müstekfi Billah Ebu-l Rabi’ Süleyman 845 1441Kaim Bi-Emrillah Ebu-l Beka Hamza 855 1451Müstencid Billah Ebu-l Mehasin Yusuf 859 1455Mütevekkil Alallah Ebu-l İzz Abdülaziz 884 1479Müstemsik Billah Ebu-s-Sabr Yakub 903 1479Mütevekkil Alallah Muhammed 914 1508-9Müstemsik Billah (ikinci defa, oğlu Mütevvekkil’in tam salahiyetli mümessili sıfatı ile) 922-923 1516-17 Abbasi devleti hakkında tarihî bilgi olarak verdiğimiz bu izahtan sonra Abbasiler hakkında gelen bir hadis-i şerifi de nakledelim. Aynı zamanda bu rivayet, Peygamberimizin Peygamberliğini isbat eden mucizelerindendir. Çünki, seneler sonra olacak olan hâdiseyi i’lâm-ı İlahî ile bildirmiş ve aynen öyle olmuştur. Şöyle ki:14- «Kat’i bir mu’cize-i Nebeviyeyi (A.S.M.) gösteren bu hadis-i sahihde,«Yâni: Benim amcam, pederimin kardeşi Abbas’ın veledinde Hilâfet-i İslâmiye devam edecek. Tâ Deccal’a, o hilafeti yani saltanat-ı hilâfet Deccal’ın muhrib eline geçecek.” Yâni, uzun zaman beşyüz sene kadar hilafet-i Abbasiye vücuda gelecek, devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgu denilen üç deccalden birisi o saltanat-ı hilafeti mahvedecek, deccalane, İslâm içinde hükümet sürecek. Demek, İslâm içinde müteaddid hadislerde üç deccal geleceğine zâhir bir delildir. Bu hadisdeki ihbar-ı gaybî, kat’i iki mucizedir: Biri, hilafet-i Abbasiye vücuda gelecek beşyüz sene devam edecek.İkincisi de, sonunda en zâlim ve tahribci Cengiz ve Hülâgu namındaki bir deccal eliyle inkıraz bulacak.”(Ş.506) Abbasiler zamanında ortaya çıkan bid’at fırkaları ve ihtilafları ve bunlara karşı dinî mücahedeler, İslâm tarihinde mühim yer işgal eder. Ezcümle:«Abbasilerin zamanında, o tarihte Mu’tezile, Râfizî, Ceberî ve perde altında zındıklar, mülhidler, İslâmiyeti zedeliyen çok fırak-ı dâlle meydana gelmiştiler.Şeriat ve itikad noktasında ehemmiyetli sarsıntılar olması hengâmında, Buhari, Müslim, İman-ı A’zam, İmam-ı Şafii, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel ve İmam-ı Gazalî ve Gavs-ı Azam ve Cüneyd-i Bağdadî gibi pekçok eazım-ı İslâmiye imdada yetişip o fitne-i diniyeyi mağlub ettiler. O tarihten üçyüz sene sonraya kadar o galebe devam ile beraber, perde altında yine o ehl-i dalâlet fırkaları, siyaset yoluyla Hülâgu Cengiz fitnesini İslâmların başına getirdiler. Bu fitneden hem Hadis, hem Hazret-i Ali Radıyallahu Anh sarih bir surette aynı tarihiyle işaret ediyorlar.” (Ş.331)
- mu'tezile Emevîler devrinde ortaya çıkan, meseleleri sırf akılla izaha çalışan, aklî esaslara dayanarak kul, fiilinin yaratıcısıdır demekle kaderi inkâr yoluna giden ve hak mezheblerden ayrılan itikadî bir fırka. Ehl-i sünnetten ayrılan ve Vâsıl bin Atâ yolunda olan kimseler. Zaten Abbasîlerin zamanında, o tarihte Mutezile, Râfizî, Cebrî ve perde altında zındıklar, mülhidler, İslâmiyeti zedeleyen çok firak-ı dâlle meydana gelmiştiler. RNK-Şuâlar/432
- râfızî Terkeden, ayrılan. Rafıza fırkasından olan, Rafıza'ya ait. Ehl-i sünnete aykırı akîde veya fikir sahibi olan kimse. Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in (R.A.) halifeliklerini kabul etmeyenlerden olan.
- cebriye Cüz'i irâdeyi inkâr edenlerin bâtıl mezhebi. Ve hâkezâ, Cebriye olsun, Mutezile olsun, hangi fırka olursa olsun böyle bir hakikati mesleğinde görüp onunla aldanıp, sonra dalâlete saplanır. RNK-Mektubat/515
