Risale-i Nur (Fach) / Lügat (Lektion)
In dieser Lektion befinden sich 4345 Karteikarten
--------------------
Diese Lektion wurde von enver1961 erstellt.
- FERZEND (C.: Ferzendân) f. Yavru. Çocuk. Veled.
- Kasavet Kalb katılığı, gaflet. Kaygı, tasa, üzüntü, keder. (Bak: Kasvet) bu dünya onlara zulmetli bir zindan ve hayat dahi kasavetli bir azap olurdu. Çünkü, kalbin kasâvetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.
- melce' (a.i. ç. melâci'.) Sığınılacak yer, iltica edilecek yer, barınak. Merciiniz Onun dergâhıdır, melceiniz Onun rahmetidir.
- serî'ü't-teessür Çabuk müteessir olan, çabuk üzülen, çabuk ve kolay etkilenen.
- süflî Aşağıda bulunan. Alçak, pek aşağı olan. Mâdem şu süflî dünyada, en âdi zîhayat olan ağaçlar, çok tegaddî ettikleri halde kazurâtsız oluyorlar; en yüksek tabaka-i hayat olan Cennet ehli neden kazurâtsız olmasın?
- El-hükmü li’l-galib hüküm galip ve kuvvetli olanındır Yoksa, Cehennem endişesi olmazsa, "El-hükmü li’l-galib" kaidesiyle, o sarhoş delikanlılar, hevesatları peşinde bîçare zayıflara, âcizlere, dünyayı cehenneme çevireceklerdi ve yüksek insaniyeti gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.
- Elhükmü-lillah Hüküm Allah'ındır.
- 1-ERKÂN 2-ERKAN (Rükn. C.) 1-Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler. 2-Sarılık denilen bir hastalık çeşidi. Ekini ifsâd eden âfet.
- hayat-ı içtimaiye-i insaniye insanlığın toplumsal hayatı
- ictimâiyyûn Toplum bilimciler, sosyologlar. İçtimaî hayatı en güzel şekilde idareyi düşünen ve ona çalışan. İçtimaî mes'elelere dair ilimlerle uğraşan kimseler.
- 1-sûrî 2-sûrî 1-Görünüşte olan, gösterişte, şeklî. İçten ve hakikî olmayan. Zâhirî. (Deccalın şahs-ı surîsi insan gibidir.) 2-Düğüne ait, düğünle ilgili. Demek, sûrî bir vücudu bırakır, mânevî ve gaybî ve ilmî çok vücudları kazanır.
- 1-Sur 2-Sur-(Suret. C.) 3-Sur 4-Sur 5-su'r 1-Bir şehri kuşatan yüksekçe kale duvarı. Yüksek duvar. Kale. Hisar. 2-Kıyamet günü İsrafil Aleyhisselâm'ın çalacağı boru. Buna Sur-u İsrafil de denir. Boynuzdan yapılan düdük.3-Şenlik. Düğün. Ziyafet. 4-Keş parçası. 5-Yiyecek, içecek artığı.
- LAŞE Cife. Kokmuş et parçası. Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri. Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan. Zayıf ve cılız hayvan. Mc: Kıyıda kalmış kayık veya gemi teknesi.
- ULUM (İlm. C.) İlimler, bilgiler.
- tasrîh (a.i. sarh'tan. ç. tasrîhât.) Açık açık söyleme, açıktan açığa bildirme, açıkça anlatma. Açıkça ifade ederek şüphe ve tereddütleri silme. hadis-i sahihte, tehlikeli olduğu tasrih edilmiş
- echel Çok câhil, çok bilgisiz, en câhil. Ebu Cehil’den daha echel bir dereceye düşüyorlar.
-
- 1-İZALE 2-İZALE 1-Ortadan kaldırma, yok etme. Gidermek. Mahvetmek. 2-Halsiz bırakma. Uzun etekli elbise. Kadın yaşmağını açma. Sarığın ucunu uzatma. Keşke," dedim, "onu görseydim, kalbindeki dağdağayı izale etseydim."
- KÜTÜB (Kitâb. C.) Kitablar.
- 1-GADİR 2-GADÎR 1-(A, uzun okunur) Zulüm, kötülük, haksızlık. Gadreden, fenalık eden, hıyanet eden. 2-Durgun su, gölcük, sel suyu birikintisi. Risale-i Nur’a karşı müsadere, yerden göğe kadar haksız bir zulümdür, bir gadirdir.
- MÜDDEÂ İddia olunan. Dâvâ olunan şey. Asılsız iddia edilen. Biz delil isteriz; tasvir-i müddeâ ile aldanmayız.
- hendese Geometri. mec. Şekil. Yahu, kendin Cehenneme gitmezsen, hesap ve hendese seni oraya kadar götürebilir.
- FASL (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. Hak ile bâtılın arasını ayıran hüküm. Hak söz. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme. Bölüm. Mevsim. Aynı makamda çalınan şarkı. Çocuğu memeden kesmek. Birini zemmetmek. Gıybet. Ayrıntı, ayırma, ayrılma, kesme, bölüm. Halletme, neticelendirme.
- imhâl Mühlet verme, zaman tanıma. ubudiyetle Sânii tâzim etmeyenlerin veya istihfaf edenlerin tediplerini, tehir ve imhal etse bile, ihmal etmez.
- mefhar İftihara, övünmeğe, sevinmeğe sebeb olan. İftihara vesile olan şey. Ve bu kıymetli ve sevimli dostlarından dahi, onların imamı ve mefhari olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı intihap ederek
- haşir neşir Âhirette dirilip toplanmak ve dağılmak. Her nasıl olursa olsun, o haşir neşirler beşerin suhulet-i haşrine delâlet ettikleri gibi, beşerin haşrine birer misal ve birer örnek olabilirler. RNK-Mesnevî-i Nuriye/25
- LAHÎ Oyuncu. Boşuna ve mânasız eğlenen. Oyalayan.
- 1-LAHA 2-LAHA 1-f. Yama. 2-Boş ve faydasız sözler konuşmak. Gıda. Aldatıp kandırmak. Karnın sarkık ve sülpük olması.
- TAKARR Birbiriyle kararlaşmak. Kat’iyen takarrur etmiş ki, Risale-i Nur hakikatlerin gıdaya ihtiyaç gibi bu zamanda ihtiyaç var.
- takarrür (a.i. karâr'dan.) Yerleşme, yerine oturma, kararlı hâle gelme. ve Arz ve insanın Hàlıkı ve Rabbi olan Mutasarrıf-ı Hakîmin mezkûr adâleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrür edebilsin
- müstehzi Alay eden. İstihza eden. Biriyle eğlenen. Herkesle eğlenmek isteyen. Belki beşerin ağlanacak acı hallerindeki eblehâne gülmesine, o ışıklar müstehziyâne gülüp eğleniyor.
- 1-NAKIS 2-NAKIS 1-Noksan, eksik. Tamam olmayan. Gr: Yalnız son harfi harf-i illet olan kelime $ gibi. Mat: Eksi. Negatif. (Bak: Kâmil) 2-Ekşi şarap.
- 1-NAKİS 2-NAKİS 1-Bayağı, alçak. Başını daima öne eğen adam. 2-(Noksan. dan) Eksik. Tamam olmayan. Ve vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden bir Zât-ı Ferd olmazsa, o matlaplar yerine gelmez. Farazâ gelse de çok nâkıs olur.
-
- takaddüs Mübarek kılmak. Kudsî kılmak. Çok temiz olma. Mukaddes olma. Ve Sultan-ı Sermedînin kemâlâtı naks ve kusurdan ve kudreti aczden ve hikmeti sefahetten ve adaleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberri etsin.
- lâhiyâne (f.zf.) Eğlenircesine, oynarcasına. ve rahmet-i vâsiası lâhiyâne tâzibden ve izzet-i kudreti zelilâne aczden kurtulurlar, tekaddüs ederler.
- SERGÜZEŞT f. Macera, baştan geçen hâller. Benden, sergüzeşte-i hayatıma ait sorduğun maddelere gayet kısa ve mücmel işaret edilecek.
- 1-ZEYL 2-ZEYL 1-Ayırma. Tefrik. 2-Ek, ilâve, bir şeyin altı, devamı. Etek. Haşiye, derkenar. Bir eserin devamı olarak yazılan kitap. Kuyruk, arka.
- muhibb (muhibbân ç) (a.s. hubb'dan.) Seven, sevişen, sevgi besleyen, muhabbetli. Dost, yar. Tutkun. Tarikat sempazitanı. Hasıl-ı kelâm, her muhibb-i dine ve âşık-ı hakikate lâzımdır: Herşeyin kıymetine kanaat etmek ve mücazefe ve tecavüz etmemektir.
- Muhyî (a.s. hayat'dan.) İhyâ eden. Dirilten, canlandıran, hayat veren. Ölüleri dirilten, hayat veren Allah. (Ehl-i dünya küfür ve dalâlet karanlığında mânen ölü gibi iken Resul-i Ekremin (A.S.M.) mübarek irşadları ve iman nurları ile dirilmelerine ve o mânevî ölümden kurtulmalarına binaen Peygamberimize de (A.S.M.) Muhyî denilmiştir)
- celevât (a.i. cilve'nin ç.) Cilveler, güzel görünüşler, tecelliler. Hüsn-ü zuhûrlar. yine şemsin ziyâ ve timsallerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekasına ve bütün o şuâat, celevat ve timsallerin bir şems-i vâhidin eseri olduklarına şehadet ediyorlar
- 1-hasîs 2-hasis 3-hasis 1-Adi, alçak, bayağı. Ufak, değersiz. Tamahkâr, cimri, pinti. 2-Çabuk. Çok aceleci. Ayartılan, tergib ve teşvik edilen. 3-Gizli ses. Ateş gürültüsü. Fitil. Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.
- irsal (Resul. den) Göndermek, gönderilmek, yollamak. Havale kılma. Salıvermek. Kendi haline koymak. Sürü sahibi olmak. Elçi gönderme. Bu sefer okumaklığımız için irsal buyurduğunuz iki kitaptan birisini Bekir Ağadan aldım.
- derkenar (f.b.s.) Kenarda bulunan. Hâşiye, bir sayfanın kenarına çıkarılan yazı.
- 1-vasî 2-vasî 1-(Vesâyet. den) Bir ölünün vasiyetini yerine getirmeye me'mur edilen kimse. Bir yetimin veya akılca zayıf, hasta olan bir kimsenin malını idare eden kimse. 2-(a.s. vüs'at'ten.) Geniş, engin, bol. Büyük. Çok. Sonsuz kudret ve ilim sahibi olan, zenginliği kullarının ihtiyaçlarını, rızkı da bütün mahlukatını kaplayan, hikmeti geniş olan Allah (c.c.).
- enmûzec Nümune, örnek, mostra. Tip. Belki ağacın bir enmûzeci ve fihristesi olan birtek çekirdek dahi, o ağaç kadar suubetli olur.
- kavânîn (a.i. kânûn'un ç.) Kanunlar, yasalar.
- Ba's-ü Ba'd-el Mevt Öldükten sonra tekrar dirilmek, diriltmek.
- def'aten Hemen, birdenbire âni olarak, beklenmedik anda, bir def'ada, birden. Fakat, Halıkın bütün masnuatı def’aten bir nazarda görünebilirse, siyah perdeler ortadan kalkar, nuraniler kalır.
- MÜREBBİ Terbiyeci, terbiye eden, yetiştiren, ders veren. Pedagog. Besleyen. Herşeyi terbiye eden, eğiten, yetiştiren Allah Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbî ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.
- BİDÂYET Başlangıç. İlk önce. Evvel ve ibtida. İlk olarak. "Kim onları bidâyeten inşâ edip hayat vermiş ise, o diriltecek.’"
- karn Zaman, devre. Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. Yüz yıllık zaman. Asır. Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç. "Eğer seneler, karnlar adedince yere giydirilip, sonra intizam ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan
-
